28 Eylül 2010 Salı

Uçurtma Avcısı - Khaled Hosseini

Ne kitaptı ya Rabbim! Perşembe başladım, pazartesi bitti. Hikayenin çoğu yerinde ağladım ve isyan ettim. Çocuk tacizcilerine lanet okudum defalarca. İslam adına yemediği halt kalmayanlara... Afgan halkının yaşadıklarına ve hala yaşamakta olduklarına... Onlar gibi nice halkların yaşadıklarına, yaşattırılanlara... İnsanların milliyetlerini seçmeleri mümkünmüş gibi birbirlerini milliyetleri yüzünden ebedi mahkum edişlerine...
Emir ve Hasan'ın hikayesi bu. Kardeş gibi yanyana büyüyen, ama aralarındaki farkı karşılıklı sürekli fark eden iki çocuk. Tıpkı babaları gibi. Emir bir iş adamının oğlu, Hasan ise evin hizmetkarının.Emir bir Peştun, Hasan sevilmeyen bir etnik azınlıktan, bir Hazara. Sanki katliama gönüllü doğmuşlar, hizmetkarlığa gönüllü doğmuşlar. Ne kötülük yapılacak olsa cümle hazır:"Ne de olsa bir Hazara...Yalnızca bir Hazara."  Emir, Hasan ve kendisi için ne kadar korkaksa, Hasan ikisi için o kadar atılgan. Emir neyle sınamaya kalkışırsa kalksın, Hasan bütün sınavlara gönüllü tâbi. "Bin tane iste,senin için yakalayayım." diyor Hasan, kendisi için neye malolacağını bilemediği bir uçurtmanın peşinden koşarken. Dönüşü acı. Emir'in Hasan'ın yanında olamayışının karşılığında dilediği özrün biçimi de öyle. Ve Emir onun sadakatine verdiği karşılığın bedelini hayat boyu ödeyemiyor.
Kitabın üzerinden bir daha gözyaşlarıyla geçmeye çalışırken Mor ve Ötesi'nin şarkı sözü takılıyor kulağıma: "adalet yok ya, canımı yakar..." ilahi adalet var iyi ki. Kimse "bu sadece bir kitap" demesin ne olur. Nelerin yaşandığını bile bile gözlerimizi, kulaklarımızı kapatıyoruz kalplerimiz dayanmadığı için. Bunları yaşayanlar ise kalbimizin dayanmadığı imgelerin asıllarına dayanmak zorunda...

22 Eylül 2010 Çarşamba

Hayvan Çiftliği - George Orwell

George Orwell'in ikinci kitabını da iki günde okuyup kendisine bir kere daha hayran kaldıktan sonra diğer kitaplarını da okumaya karar verdim. Hayvan Çiftliği, çiftliğin sahibine karşı bir ayaklanma başlatıp dizginleri ele geçiren bir grup hayvanın hikayesi. Bu hayvanların içinde en önde gelenler, ihtilalin beyin takımı ise domuzlar. İnsan zamanından kalma, kendilerini ezen ve üzen ne varsa hepsini  değiştiriyorlar. Ama zaman içinde çok çalışan ve orijinal fikirlere sahip domuzlardan biri başka bir domuz tarafından safdışı bırakılıyor ve işte bundan sonra darbeyi yapanların düşüklere benzeme süreci başlıyor. Eleştirilen şeyler yavaş yavaş normal görülmeye başlanıyor, karşı çıkanlar yok ediliyor, eskinin kuralları sürekli Başdomuz ve yardakçılarının isteğine göre revizyona uğrayarak eskiden beri öyleymiş gibi halka yani diğer hayvanlara anlatılarak kabullendiriliyor. Buna rağmen tüm gücünü sistemi korumaya adayanlar da var. İnsanların yönetiminde olmaktansa hür yaşadıklarını zannedenler, durumlarının insanların idaresinde olduğundan çok daha iyi olduğunu sanıp da Napoléon'un eskisinden daha baskıcı olduğunu fark edemeyenler "O ne derse doğrudur." mantığıyla hareket etmeye devam ediyorlar, kafalarındaki bir çok soru işaretine rağmen. Fakat sonları hiç de umdukları gibi, sadakatlerinin hak ettiği gibi olmuyor.
Altını çize çize okuduğum bir kitaptı gerçekten. Altını çize çize dediysem, öyle her aforizmatik cümleyi çizmedim. Çizdiğim cümleler hep aynı. Karmaşa olduğunda koyunlar hep bir ağızdan: "Dört ayak iyi, iki ayak kötü!" diye bağırıyorlar ve genellikle bu cümleyle her türlü karmaşayı bastırıyorlar. Ta ki Başdomuz Napoléon artık iki ayak üzerinde gezmeyi tercih edene kadar. O zaman "Dört ayak iyi, iki ayak daha iyi." oluyor, "Bütün hayvanlar eşittir.", "Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir."e dönüşüyor.
Kitabın sonunda domuzların insanlarla yeniden barıştığı sahne, diğer tüm hayvanları şoka uğratıyor.      
"Dışarıdaki hayvanlar, bir domuzların yüzlerine, bir insanların yüzlerine bakıyorlar, ama birbirlerinden ayırt edemiyorlardı."
Kendi zamanında Stalin'i eleştirmek için yazılan bu kitap, günümüzdeki siyaset sahnesinin de bir yansıması gibi aslında. 

25 Mayıs 2010 Salı

Duvar - Jean Paul Sartre

Sartre garip bir adam. İki kitabını okudum, her ikisinde de bittiği zaman: "ne ki bu şimdi, kitap mı?" diye sordum. Sonra kitaptan alıntılarıma baktığımda da "evet, kitap." dedim, "içindeki saçmalığı korkmadan, utanmadan dışa vurabilme cesaretine sahip bir kitap." Gerçi Bulantı'yı daha çok sevmiştim ama neyse. Duvar'a da şöyle bir bakalım.
Kitap beş hikayeden oluşuyor. İlk hikaye kitabın adını taşıyor. İdama mahkum üç kişinin bir gecelik öyküsünü okuyoruz Duvar'da.. Kişilerde meydana gelen psikolojik değişimlerin vücutlarına nasıl yansıdığını anlatıyor yazar. Hikaye kahramanın ağzından birinci tekil şahısla anlatıldığından sonu önceden tahmin edilebiliyor. Ama yine de gerçekten hoş bir sonla bitiyor.
İkinci hikaye Erostrate. Tanınmış biri olmak için Efes Tapınağı'nı yakan Erostrate'in hikayesini öğrenen Paul Hilbert, kafasında kurduğu hikayenin kahramanının o olduğunu anlıyor. Hikaye boyunca insanlara duyduğu nefreti dillendiren Paul, çağının Erostrate'i olmayı hedefliyor. Kafasında sürekli bir cinayet planı var. Öldüreceği kişilerin kim olduğunun da önemi yok onun için, önemli olan "insan öldürmek."
"Amerikanvari hazırlanmış ıstakozu sevip sevmemekte özgürüm ama insanları sevmiyorsam bir zavallıyım ve gün ışığında bana yer yok." diyor.İlginç bir bakış açısı. Ama bitirdikten sonra "anlamsız bir bunalım öyküsü" diye not tutmuşum. Şu an öyle gelmiyor ama. Her insanın belirli bunalımları oluyor zaman zaman insanlara karşı. Bu da Paul'ünki. Saygı göstermek lazım :)
Üçüncü hikayemiz Özel Hayat. Bu bölümü okuduğumda "eğer Sartre yazarsa, günümüzde pek çok ergende yazar olma kapasitesi vardır" diye düşünmüşüm." Cümleye bak : "İnsanın birini sevebilmesi için her şeyiyle, yemek borusuyla, karaciğerleriyle, bağırsaklarıyla sevebilmesi gerekir."
Kocası Henry'yi kabalığı, ailesine saygısızlığı ve iktidarsızlığı nedeniyle terk etmek isteyen ve bunu deneyen Lulu'nun öyküsü Özel Hayat. Pierre ile kaçmak üzereyken kendisinin ve kocasının berbat ruh hali onu bundan vazgeçiriyor.
Birkaç alıntı da bundan olsun:
"Sırtım olmasın isterdim. Ben onları görmediğim zaman insanların bana bir şeyler yapmalarından hoşlanmıyorum."
Bir erkek yazarın kaleminden güzel bir itiraf:
"Onun için pudramı değiştirmiştim. Böylesini seviyor diye gözlerimi boyamıştım ama o hiçbir şeyi görmedi. Yüzüme bakmaz ki göğüslerime bakıyor."
"Tanrım yaşam bunun için mi, bunun için mi giyinip kuşanmak, yıkanmak ve güzel olmak, tüm romanlar da bunun üstüne mi yazılmışlar, her zaman bu mu düşünülüyor, sonunda işte meydanda, olup biter."
Dördüncü öykümüz Bir Yöneticinin Çocukluğu. Küçükken kendisine bir kız çocuğu gibi muamele edilen ve babası gibi kendisi de yönetici olacak olan Lucien'in büyüme öyküsü. Büyüdükçe önce hiçbir şeyin varolmadığına inanıyor Lucien. Sonra Freud'a merak salıyor. Freud'un "Psikanalize Giriş"ini okumaya başladığını söylediğinde basit bir reklamda gibi hissettim kendimi. Berliac'la tanışıyor ve Berliac onu kendi fikir babası Bergere ile tanıştırıyor. Bergere eşcinsel ve aslında pek de gönüllü olmadığı halde Lucien bir kere onunla ilişkiye giriyor. Ancak daha sonra bundan dolayı kendisinden ve Bergere'den nefret ediyor.
Lucien yahudi düşmanı bir kişi aynı zamanda. Hem de yahudi biriyle aynı ortamda duramayacak kadar düşman. Ayrıca o zamanın Fransa'sında bile dikkate değer bir nokta: Her haltı yediği halde kendisi için el değmemiş bir kızın bulunduğuna inanan bir zibidi var karşımızda. Kızın tek ödevi de kendini ona saklamakmış.
Öykünün sonunda bıyık bırakmaya karar veriyor Lucien. Yüzü çok çocuksu görünüyormuş.
Beşinci öykümüz Oda.Psikolojik problemli Pierre ile Eve'in hikayesi. Eve hasta kocasını bir an bile bırakmak istemezken, ailesi kocasını bir an önce hastahaneye yatırması gerektiği konusunda kendisine baskı yapıyor. Eve bunu asla istemiyor çünkü o da kocasının yarattığı garip dünyayı çok seviyor ve kocasına olan sevgisinden kendisi de o dünyaya gerçekten inanmak, Pierre'nin yanında olmak istiyor. Pierre nesnelerin canlı olduğuna ve kendisine sık sık saldırdıklarına inanıyor ve Eve de buna inanmaya, nesnelerin hareketini yakalamaya uğraşıyor. Eve Pierre'e aşık ama sanırım onun cismine aşık.Kitabın sonunda sanırım Pierre'in yaşlanacağını düşündüğünde:"Daha önce öldürürüm seni" diyor. Kitap da bu cümleyle bitiyor. Yoksa kendisi sarkıp buruşmadan kocasını öldürmekten mi bahsediyor? Bu noktayı da anlamadım doğrusu.
E şimdi deseniz ki "okuyalım mı bu kitabı?", eğer ki kendi içinizde saçmalamayı seven bir insansanız, saçmalıklarınızla barışıksanız, o zaman evet derim. Değilse muhtemelen "saçma"gelecektir, vakit harcamayın :)

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Kar - Orhan Pamuk


Seviyorum Orhan Pamuk'u. Daha doğrusu yazdıklarını seviyorum. Yazımını seviyorum. İnsana o klasik "kendinden bir şey bulma" duygusunu verdiği için seviyorum. Kar da o içinde bir şey bulduklarımdan. Benim dünyama daha pozitif, daha önyargısız baktığını düşündüğüm bir kitap Kar. Ama kitap hakkındaki yorumlara baktığımda da dindarları / dincileri kötülediği, ülkenin başına bu kesim yüzünden neler geldiğini çok güzel ifade ettiği falan yazıyor. Ya ben anlamıyorum, ya o insanlarla aynı şeyden bahsetmiyoruz, ya da yazar ikili oynuyor ve ikili yazıyor.
Olaylar Kars'ta geçiyor. Ka ismini kullanan ve yurtdışında yaşayan köşe yazarı-şair Kerim Alakuşoğlu, yurda döndükten sonra Kars'a giderek oradaki garip intihar vakalarını araştırmaya karar veriyor. Üniversiteden tanıdığı ve eski aşkı sayılabilecek İpek'in ailesinin işlettiği otele yerleşiyor. İpek'in de boşandığını öğreniyor.
Şehre geldiği andan itibaren gerek devlet görevlilerinin ileri gelenleri gerekse dinci kesim diye adlandırılanların liderleriyle kendisine sık sık görüşmeler ayarlanıyor. İki taraf da Ka'nın kimden yana olduğunu kestiremiyor. Bu sırada da kışın bastırıp yolların kapanmasından yararlanan eski ordu mensubu tiyatrocu Sunay Zaim, ordudan eski bir arkadaşıyla bir darbe girişiminde bulunuyor ve ortam iyice karışıyor. Bu aşamada yazar darbe anında asker ve polisin davranışlarını da eleştiriyor.
Buna rağmen Ka, aradığı mutluluğu İpek'te, İpek'in yanında olmakta buluyor. Bir yandan da sürekli şiir yazıyor. Ancak daha sonra dinci kesimin liderlerinden Lacivert ile İpek'in önceden bir ilişki yaşadığını öğreniyor ve daha pek çok olayın ardından Lacivert'i ihbar ederek Frankfurt'a dönüyor. Daha sonra da vurularak öldürülüyor.
Ka'nın hikayesinin ardından yazar devreye giriyor. O da Kars'a geliyor ve arkadaşının yazdığı şiir defterini aramaya koyuluyor. Bu arada daha İpek'le Ka'nın hikayesinde pek çok nokta açığa çıkıyor.
 Kitaptan birkaç alıntı:
"...Rusların açtığı beş caddeye askerden başka büyük bilmedikleri için Kars tarihindeki beş büyük paşanın adını vermişlerdi."
Aşağıdaki bölümde  yazar başörtülü kadının toplum içinde hangi rollerde görülmesine alışıldığına dikkat çekiyor:
"Gün boyunca şehrin sokaklarında gezerken gördüğü başörtülü ya da çarşaflı kadınlara da dikkat etmemişti Ka, çünkü sokaklardaki başörtülü kadınların sıklığına bakıp hemen siyasal sonuçlar çıkarabilen laik aydınların bilgi ve alışkanlıklarını bir haftada edinememişti. Üstelik çocukluğundan beri sokaklardaki başörtülü, kapalı kadınlara dikkat etmezdi hiç. Ka'nın çocukluğunu geçirdiği İstanbul'un batılılaşmış çevrelerinde başörtüsü takan bir kadın ya mahalleye üzüm satmak için İstanbul'un civarından, mesela Kartal'daki bağlardan gelen biri olurdu, ya sütçünün karısı ya da aşağı sınıflardan bir başkası."

Burada da aşkın getirdiği bencillikten söz ediyor:
"Başkalarının üzülmesinden, mutsuz olmasından, bu kötülükler kendi mutluluklarını zedeler diye bencilce korkan aşırı mutlu çiftler gibi bir anda kendilerini yalnız her şeyin yoluna gireceğine inandırmakla kalmadılar, kendi mutlulukları gölgelenmesin diye çekilen onca acıyı ve dökülen kanı da hemen unutmaya hazır olduklarını utanmazca hissettiler."
Bu kısım da korkarım ki beni anlatıyor :
"Hayatının son dört yılında pişmanlık ve kendini suçlamakla çok vakit geçiren Ka, sözle can yakma huyunu bir kimsenin ona duyduğu sevginin gücünü ölçmenin bir yolu olarak kullandığını da kendi kendine itiraf edecekti... Ka aslında İpek'in vereceği cevaplardan çok, kendisine ne kadar sabır gösterebileceğini merak ediyordu."
Kar sıkıcı görünen konusuna rağmen sıkmayan, insanı gerçekten Kars'a doğru bir yolculuğa çıkaran, aşkla darbenin, laik elitlerle "dinci"lerin küçük bir şehirdeki büyük ve alışıldık çatışmasını anlatan bir eser. Tavsiye ederim.

4 Mayıs 2010 Salı

George Orwell - 1984


Bu kitap adamı öldürür. Hasar bırakır. Zihnimi altüst etti. Çift düşüncelere hazır ol.. Tekdüzelik çağından, yalnızlık çağından, Büyük Birader çağından, çiftdüşün çağından selamlar ;) Ama Goldsteinci de olabilir insan. En azından tele ekrana yakalanana kadar. Hele o evde yakalanış anlarında,resmin arkasından "siz ölüsünüz." sesi geldiğinde gerçekten sararmış olduğumu düşündüm. "Düşünce suçu ölüm tehlikesi yaratmaz. Düşünce suçunun kendisi ölümdür!" diyor kitap. Nasıl yani ? Çiftdüşün işte. Ayrıca "günlük tutmanın kendisi bir suç değildi. ama yakalanırsanız ölüm cezasına çarptırılırdınız". "Bilinçleninceye dek başkaldırmayacaklar. Başkaldırmazlarsa da hiç bir zaman bilinçlenemeyecekler." Herkes çevresinde olup bitenlere bakmalı, hayatı farklı pencerelerden yorumlamalı ve kafatasımızın içindeki birkaç santimetreküp dışında hiç bir şeyin bize ait olmadığını anlamalı!!!" der Parti. Ama eğer "bir umut varsa proleterlerdedir. Karanlığın olmadığı yerde buluşalım." ama Sevgi Bakanlığı olmasın mümkünse. "Özgürlük iki kere ikinin dört ettiğini söyleyebilmektir. Eğer buna izin verilirse gerisi kendiliğinden gelir." ama buna Parti beş diyorsa ve sana da dedirtiyorsa ve bunu inanarak söylüyorsan yapacak pek bir şey kalmamış demektir. (21 Nisan'da sevgili Lacivertimle kitap üzerine yazıştıklarımızdan derleme bir yazı oldu.)
 Parti der ki : "Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir, Bilgisizlik Kuvvettir."
Çiftdüşün toplumu uyuturken, Yenikonuş dili fakirleştiriyor. Belki bir distopya ama bilmek lazım, bu altmış iki yıl önce yazılan kitap, şimdiyi düşününce hiç de distopya gibi görünmüyor.
Bakmayın yazdıklarımın sıkıcı durduğuna. Nasıl okuduğunu anlamıyor insan.

28 Nisan 2010 Çarşamba

Doktor Jivago - Boris Pasternak



Boris Pasternak, Sovyet Devrimi'ni eleştiren ve bu yüzden Nobel'e layık görülen, ancak ülkesini eleştirdiği için bu ödülün kendisine verildiğinin farkında olarak ödülü reddeden bir usta yazar. Yazarlığıyla da bu ödülü alabileceği hakkını teslim ediyor herkes ama asıl etkenin de devrime  karşı çıkması olduğunun çoğu kişi bilincinde. Reddetme gerekçesinin  Sovyetler Birliği yönetiminin yazarın ödülü almasına izin vermemiş olduğu iddiası ortada dolaşmaya başlayınca Boris Pasternak, Nobel ödül komitesine bir mektup yazmış ve bu mektupta şunları söylemiş :
"Romanımın çevresinde gelişen siyasi kampanyanın kazandığı boyutları görünce ve Nobel ödülünün bana verilmesinin, çok çirkin sonuçlara varan siyasi amaçlı bir karar olduğu kanısına varınca kimsenin zorlamasıyla değil kendi irademle ödülü reddettiğimi belirtirim"
Dr. Jivago, Rus Devrimi sırasında geçen olayları anlatan bir roman. Kendisi  üst tabakadan ve kendisine büyük bir sevgi ile bağlı bir kadınla, Tonya ile evli olduğu halde, şiirlerine ilham veren başka bir talihsiz kadını, Lara 'yı seven, böylelikle sadakat ve ihtiras arasında bocalayan, hayatının kontrolü kendi elinden alınmış ve savaşın parçaladığı yokluklarla dolu bir ülkede oradan oraya sürüklenen aynı zamanda şair bir tıp doktorunun, Doktor Jivago'nun dramını anlatıyor.
Filmi de çekilmiş, aslında kitaptan filminden ev arkadaşımın sıkça söz etmesiyle haberdar oldum. Kötü bir kitap mıydı, kesinlikle hayır. Çok çok iyi miydi, buna da evet diyemeyeceğim. Ama seviyorum Rus klasiklerini, bu yüzden de sıkılmadan okudum.

İlluminati - Texe Marrs / Kod Adı: Kılıçbalığı 11 Eylül Senaryosu- Aydoğan Vatandaş

 İkisi de komplo teorilerinden müteşekkil kitaplarımızda nedense bir kişisel gelişim kitabı büyüsü var. Okuduğun zaman "vay beee!" dedirtiyor, bittiği zaman da pek hatırlamıyorsun. İlluminati'ye Melekler ve Şeytanlar'ı okuduktan sonra merak salmıştım. Kısaca şunları söyleyebiliriz kitabın içeriği hakkında:
"İllüminati dünyada kurulu bulunan en büyük ve güçlü örgüt. Hiçbir zaman kanıtlanmamış olsada dünyanın önde gelen on ailesi (rotschild, rockefeller, vs.) tarafından kurulan, yönetilen, kendi çıkarları doğrultusunda istedikleri gibi ülkelerin politik, sosyal ve siyasi yapılarını etkileyen, değiştiren, savaş çıkaran, amaçları dünya halkını tamamen kendileri için çalışan köleler yapmak olan, devlet başkanları, başbakan ve diğer ülke yöneticilerini kontrol eden, medyaya sahip olduğu için hiçbir zaman göz önüne çıkamayan ve yaptıklarını gizleyebilen, yani dünyayı kapalı kapılar ardında, bir yuvarlak masa etrafında yöneten örgüt." (http://www.uludagsozluk.com/#1440989) 
Aslına bakılınca daha evvelden okunsa komplo teorisi olarak nitelendirilebilecek bu kitap, zaman geçip de doğrulayacak bir sürü şey çıkınca ilginçliğini yitirdi aslında. Bir doların üzerindeki işaretlerle dikkatimi çekmişlerdi ilk önce. Sonra köklerinin Tapınak Şovalyelerine uzandığını öğrendim. Ayrıca Skulls and Bones , Bohemian Grove , CFR , Bielderberg gibi pek çok alt kuruluşa da sahiplermiş. IMF de bunların diğer milletleri borçlandırma koluymuş.  Semavi dinleri tamamen ortadan kaldırmayı hedefleyen bu örgüt aynı zamanda moon ve scientology gibi tarikatlarla seküler dinleri kitlelere aşılamaktaymış. Kendisine hizmet edecekleri kan bağı ve statü yoluyla seçermiş. Ayrıca  kendine has ritüelleri de varmış. Mış diyorum çünkü ne varlıkları ne de yoklukları kanıtlanmış.
Kod Adı Kılıçbalığı'na gelince... 11 Eylül yaşandığında lisedeydim. Ortalığı toz duman edip tehditler savurmuştu ABD. Sonra kendi yaptırdığı ortaya çıktı. Direkt kendi yaptırmasa da yapılacağından haberdar olması ne demek oluyordu zaten? Ya da eylemcilerin ABD  yetiştirmesi olmaları?  
Kitap adını, 11 Eylül olaylarının olduğu sırada vizyonda olan ve konu itibariyle ABD’deki derin devleti anlatan “Kod Adı Kılıç Balığı” isimli filmden almaktadır. Saldırının ve filmin teması birbirini çağrıştırmakta zaten.
Kitapta dikkat çeken başlıca iddialar şöyle:
"Peş peşe gelen saldırıların hemen ardından İsrail ve ABD basını anlaşmış gibi olayın faillerinin İslam Dünyasına mensup kişiler olduğunu belirtti. Ancak olaydan kısa bir süre sonra, saldırıların oluş şekli ve zamanlamaları bazı şüpheleri ortaya çıkardı:
1. Uçaklar kaçırıldıktan sonra, çarpışmaya kadar 30 dakika rotalarından sapmış olarak uçmuşlar ve nedense radarlarca hiç fark edilmemişlerdi. Ayrıca kaçırıldıklarına dair herhangi bir sinyal verilmemişti.
2. Uçaklarda bulunduğu iddia edilen on sekiz terörist oldukça iyi eğitimli ve nereye ne zaman saldıracaklarını iyi bilen kişilerdi. Saldırıları yaptığı iddia edilen kişilerin bu kadar ciddi bir eğitim almaları mümkün gözükmüyor.
3. CIA, FBI ve ABD’nin en esrarengiz istihbaharat örgütü NSA bu saldırılardan nasıl haber alamamıştı. Dünyadaki tüm telefon konuşmalarını süzen ve bazı stratejik kelimeleri duyduğunda kayda geçen “Echelon sistemini” kullanan NSA nasıl faka basmıştı.
4. İlk uçak çarptığında niçin uyanılmadı. Aradan geçen 18 dakika içerisinde gökyüzünde rotasından çıkıp kule ile irtibatlarını kesen uçakların olduğu nasıl fark edilemeyip müdahale edilemedi."
Bu gibi soruların etrafında dönen kitap gerçekten normalde insanı şaşırtacak iddialarla dolu olsa da söz konusu ABD olunca daha fazla şaşkınlık yaşanmıyor işin aslı.

27 Nisan 2010 Salı

Pinhan - Elif Şafak

Pinhan gizli demekmiş, Pinhani'nin ismi canımı sıktığında araştırmıştım. Sonundaki i olmayınca daha sağlam duruyor sanki. Neyse konu o değil zaten. Konu Elif Şafak'ın ilk kitabı olan Pinhan.

Kitabın baş kahramanı Pinhan, son derece haylaz amma velakin geceleri kendi derdine yanan, düşüne düşüne içi içini yiyen bir çocuktur. Çünkü çift cinsiyetlidir. Bu da kendisi için sürekli gizlenmesi gereken bir şeydir. İşte bu yüzden gecelerini düşünüp üzülerek gündüzleri de haylazlıkla geçirmektedir. Günler böyle geçe dursun bir gün yolu bahçesindeki elmalar yüzünden Dürri Baba Tekkesi'ne düşer. Yılları orada geçer.
Bir de Akrep Arif mahallesi sakinleri vardır. Yılların Akrep Arif mahallesinin adı bir gün Nakş-ı Nigar olarak değiştirilince bu mahalle de Pinhan'a benzer aslında, çift isimli, çift karakterli. İşte bu noktada kesişir mahalleyle Pinhan'ın yolu.
Tekkedeki tüm dervişlerin bir hikayesi vardır. Pinhan'ın ise yoktur. Bir hikayesi olsun diye gelir İstanbul'a ve Karanfil Yorgaki ile hikayesi başlar. Belki de orada biter.
Garip, çok garip hissettiren bir hikaye Pinhan'ın hikayesi. "Aşk"ın üzerine çok fazla düşüldü belki ama Pinhan'ın da aşağı kalır yanı yok bence.

Malcolm X - Alex Haley


Üniversite yıllarından beri merak ettiğim kitap ablamların kütüphanesinde karşıma çıktı. Kitlelere önderlik eden bir insanın kendi hayatı hakkındaki samimi paylaşımları. Sert duruşlu bir kişinin içindeki yumuşak taraflar. Michigan, Boston ve Harlem'de akıllara gelebilecek her türlü pisliğe bulaşması. Hapishaneye düşmesi ve sonrasında hapishane yılları için: "Bir insanın düşünmeye ihtiyacı varsa, gidebileceği en iyi yer, bana sorulursa, üniversiteden sonra hapishanedir" fikrini ortaya koyması. Yanlış yoldan kurtularak girdiği başka bir garip yoldan kendisini döndürme fırsatını yakalaması. Kendisine dayatılan "beyaz adam" düşmanlığını ve yoğun ırkçılık duygusunu hacca gidince aşması. Elijah Muhammed'in anlattığı İslam'la gerçek İslam arasında dağlar kadar fark olduğunu fark etmesi. Hayatını ortaya koyduğu bir cemaat tarafından önce hain, sonra hedef gösterilmesi. Ve henüz 40 yaşındayken yine bu cemaate mensup kişiler tarafından tam 16 kere kurşunlanması. Gerçekten ibret verici ve zaten bu amaçla kaleme alınmasına izin verdiği bir hayat hikayesi. Aynı zamanda farklı olanın sistematik olarak nasıl ötekileştirildiğini anlatan mükemmel bir eser. Kesinlikle tavsiye edilir.

Antikacı Dükkanı - Charles Dickens

Küçükken bize 50-60 sayfalık sadeleştirilmiş şekilleri okutulan kitaplar meğer ne kadar da hacimlilermiş aslında. Onlardan biri Antikacı Dükkanı. Nell adlı küçük kızın dedesinin borçları yüzünden oradan oraya savruluşlarını anlatıyor bu kitap. Toplumun her kademesinden insan var Dickens'ın eserinde. O günün ağır çalışma şartlarına da değinilmiş. Bir de romanın kötü karakteri Quilp var ki o küçücük boyuyla her yerden çıkmasıyla bir gerilim filmi karakterini aratmıyor. Sonu tabii ki acıklı. Ama bu acıklı son için Oscar Wilde: "Küçük Nell'in ölümünü 'gülmeden' okumak için kişinin taştan bir kalbi olması lazım" demiş. Ben taş kalpli değilim ama güldüğümü de hatırlayamadım, neden ki?

Benim Üniversitelerim - Maksim Gorki

Tamam büyük yazardır vs. ama bizim için artık çok klişe olan "hayat üniversitesi" tabiri için bu değerli yazarımız kalkıp döktürmüştür. Benim Üniversitelerim, Gorki'nin başyapıt olarak kabul edilen üç kitaplık yaşam öyküsünün son kitabı aynı zamanda.
Gorki'yi okurken sıkılmıyorum ama bana yeni bir şey kattığını da hissetmiyorum. Olaylar değişmiş doğal olarak bu kitapta ama anlatım tarzı bana çok tekdüze geliyor. Ana'da da, Ekmek İşçileri'nde de, Ekmeğimi Kazanırken'de de aynı şey oldu. Rus yazarları çok beğenirim ama işte Gorki'de biraz sıkıntımız var :)

Siyah Süt - Elif Şafak

O güne kadar sürekli önyargı ile baktığım Elif Şafak'la tanışma kitabım Siyah Süt. Aslında konusu da beni pek ilgilendirmeyen post-natal (doğum sonrası) depresyon. Konu ilgilendirmese de Elif Şafak'ın iç seslerini kişileştirmesi gayet hoştu. Altı parmak kadın var iç sesler korosunun mensubu. Bu altı kadından dördünün ayrı ayrı kapıları var ve bu kapılara yazarın derin dehlizlerini takip ederek ulaşılabiliniyor. Batı kapısında "Pratik Akıl Hanım", Doğu kapısında Can Derviş Hanım, Güney kapısında "Hırs Nefs Hanım", Kuzey kapısında "Sinik Entelektüel Hanım". Kapısız diğer iki kadınsa bizim de yazarın da karşısına epeyce ilerlemiş bölümlerde çıkıyor: "Anaç Sütlaç Hanım" ve "Saten Şehvet Hanım". Bunlar galiba hepimizin içinde var ama bir kısmı çekinik kalıyor. Belki Şafak'la tanışmak için ilk kitap seçimi olarak doğru olmayabilir ama gene de hoş bir kitap. Bir de ilerde doğum sonrası bakmak lazım, bakalım o zaman ne düşüneceğim.

Aşkın Celladı ve Diğer Psikoterapi Öyküleri - Irvin D. Yalom

On ayrı öyküden oluşan kitapta tüm öyküler gerçekten ilgi çekiciydi. Sadece psikoloji uzmanlarının değil herkesin anlayabileceği bir dilde yazılmış olması da psikolojiyle ilgilenen ancak terminolojiden usananlar için bir avantaj. Thelma olmayı da teğet geçmiş olmamı sağladı bu kitap ayrıca. Yaşla ilgili meselede değil ama aşka bakış açısı olarak. Hayatıma en büyük katkısı da bu sanırım. Sadece sorunları değil aynı zamanda psikiyatriste göre çözümleri de ortaya koyması açısından insana günlük hayatta karşılaştıklarına karşı küçük çözümler de sunmuyor değil. Öykülerdeki konular neredeyse herkesin hayatında yer eden konular ve sorunlar olduğundan, kişinin kendinden bir şeyler bulması da kolay oluyor haliyle.

Ekmek İşçileri - Gorki

Gorki'nin otobiyografik eserlerinden biri. Komünizmi, yanında çalıştığı patronundan öğrendiğini belirten yazar, bu kitapta fırında çalıştığı dönemden bahseder. Gorki'nin en severek okuduğum kitabı. Diğer otobiyografik eserlerinden daha akıcı bir dili ve daha sürükleyici bir konusu var. Gerçi adamın derdi sürüklemek değil ama bu özellik olmadan da kitap okunmuyor işte.

Büyük Uyanış -- Bir Nev-York Rüyası: Bye Bye Türkçe - Oktay Sinanoğlu

Sinanoğlu'nun savunduklarını bilmeyen yoktur. Tam bir Türk dili ve Türk kültürü savunucusu olup, bunları yozlaştırmaya yönelik her şeyin baş mücadelecilerindendir. Ortaya koyduğu gerçekler çoğumuzun bildiği halde farkına varamadığı gerçeklerdir. Pek çok kitabı olmakla birlikte genel olarak hepsi kendisiyle yapılan röportajlardan oluşmakta ve bu açıdan neredeyse hepsi birbirini tekrar etmektedir. Hatta kitap içindeki bir röportajda sorulan soru, başka birinde de sorulduğundan kitap kendi kendini bile tekrar eder hale geliyor. Kitapta anlatılanlara katılıyor olmakla birlikte kitaptaki tekrarlar okurken çok sıkılmama neden oldu. Bir an evvel bitirebilmek için çok uğraştım. Bu sebepten içimden artık kendisinin herhangi bir kitabını da okumak gelmiyor haliyle. Gerçi bu yazarın değil yayınevlerinin özensiz çalışmalarından kaynaklanıyor. Şunu belirtmem gerekiyor, bu kitaplar lisede hazırlık sınıfı görmüş ve doğal olarak İngilizce düşünmeye yönlendirilmiş biri olarak beni çok etkiledi doğrusu.

Da Vinci Şifresi - Dan Brown

Harvard Üniversitesi simgebilim profesörü Robert Kangdon, Paris'te iş gezisindeyken bir gece yarısı, Louvre'un yaşlı müdürünün müzede ölü bulunduğu haberini alır. Langdon ve yetenekli Fransız kriptoloji uzmanı Sophie Neveu cesedin yanına ulaştıklarında anlaşılmaz bir takım izlerin varlığını tespit ederler.

Söz konusu izlerin ne anlama geldiğini araştırırken garip bir esrar perdesinin aralandığını ve ipuçlarının onları Da Vinci'nin tablosuna götürdüğünü keşfedip şaşkına dönerler. Büyük usta sırrını herkesin görebileceği bir yere, ünlü bir eserinin içine gizlemiştir. (antolji.com)

Çok sürükleyici. Mükemmel bir kurgu. Okurken dünyadan koparan kitaplardan. Puanı 10 verirdim de onu "Melekler ve Şeytanlar"a sakladım doğrusu.

Dijital Kale- Dan Brown

Diğer Brown kitapları gibi bu da tabii ki bilim kurgu. Amerikan Ulusal Güvenlik Teşkilatı NSA’nın şifre çözücü süper bilgisayarı TRANSLTR’nin bile üstesinden gelemediği, çözülmesi imkânsız gibi görünen bir şifre var ortalıkta. Eski bir NSA çalışanı olan bir bilgisayar dâhisi, NSA bütün dünya insanlarının iletişim mahremiyetini ihlal ettiği için TRNSLTR'nin varlığını açıklayıp kamuoyundan özür dilemediği takdirde bu şifreyi herkesin kullanımına açacağını söyler. Bu da, artık dünyadaki bütün mesajların 'Dijital Kale' adlı bu algoritma ile şifrelenmesi ve NSA'nın kör olması anlamına gelir. (antoloji.com'dan alıntı)
Dan Brown'un diğer kitapları yanında biraz sönük kalsa da yine de bu kitabı da elimden düşüremedim diyebilirim. Özellikle teknoloji meraklısı bir insan olduğum için daha da çok ilgimi çekti. Hele bu teknolojilerin gerçekten var olduğunu bilmek, ne tür bir dünyada yaşadığımıza ilişkin düşüncelerimi sorgulamama sebep oldu.

Gurur ve Önyargı - Jane Austen

Kitap ayrı güzel, filmi ayrı güzel. Filmin adı Türkçe'ye Aşk ve Gurur olarak çevrilse de doğrusu budur. Hem filmi hem de kitabı sık sık şöyle bir gözden geçiririm ve her defasında da kafamdaki ideal erkek modelinden beklentilerim artar, sonra kendime bunun sadece roman olduğunu tekrar ederim. Asla bir Mr. Darcy'nin olamayacağını bildiğim halde yine de aramaktan geri durmuyorum, orası da ayrı konu. En sevdiğim kitaplardan...

Hobbit -- Oradaydık ve Şimdi Buradayız - J.R.R. Tolkien

Hayatın kargaşası ve saçmalığı içinde insanı dünyadan koparan, oluşturduğu hayal dünyasında kötüler de olsa en azından bir şekilde iyilerin kazanacağını bildiği için insanı rahatlatan, kurgusu hep mükemmel,hep içinde o maceraların birinin bir kenarında olmayı insana isteten kusursuz masal... Ne de olsa imza Tolkien.
Kitap, Yüzüklerin Efendisi'nin meşhur yüzüğünün Bilbo'ya geçisini anlatıyor.

İhanet Noktası - Dan Brown

Dan Brown deyince yine heyecan ve aksiyon diyeceğim tabii ki :) Kitabın sonunda amerikalıların olmayan dürüstlüğüne dem vurulması biraz lüzumsuz olmuş ama adam amerikan, olacak o kadar tabii. Bunun dışında kurgu gene mükemmel. Nasa'nın bütün keşiflerine şüpheyle bakmama sebep oldu bu kitap. Kullanılan teknolojiler ve bunların hayal ürünü olmayışı da ağzımı açık bıraktı tabii. Bilim-kurgu, aksiyon vs. hoşlananlar için ideal bir kitap.

Jane Eyre - Charlotte Bronte

Küçükken özetini okumuştum, incecik bir kitaptı. Sonra bir gün bir sahafta rastladım 65 basımına ve hemen aldım. Gerçekten güzel bir kitaptı, sürükleyici bir hikaye. Hele ki o zamanın şartları içinde 31 yaşında bir bayan tarafından yazıldığı düşünülürse daha da anlamlı oluyor. Bronte kardeşlerin hepsine Allah mükemmel bir düş gücü vermiş. Jane Eyre de bu düş gücünün başarılı bir ürünü. Edward Rochester'la Jane arasındaki imkansızdan dönen aşk hikayesi. Baş kahramanların adı neden hep Edward olur acaba :)

Parfümün Dansı - Tom Robbins

Kesinlikle zoraki okuduğum bir kitap. Konu beni zerre kadar bağlamadı, çok sıkıldım ve sadece başladığım için bitirdim. Sürekli yapılan erotik tasvirler artık midemi bulandırmaya başlamıştı Pan'ın kokusuyla birlikte ama neyse ki kitap bitti. Kendi içinde sürükleyici bir dili vardı da güç bela okuyup bitirebildim. Bence eline alan bıraksın, uzak dursun. Hele ki ben gibi başladığını bitirmek zorunda hisseden biriyseniz kendinizi, uzak durun derim.

Bit Palas - Elif Şafak

Elif Şafak'ın okuduğum üçüncü kitabı idi. Kişileri ortak paydada birleştirme gücünü seviyorum Şafak'ın. Yine öyle yapmış ve bir sürü insanı bir apartmanda buluşturmuş. Bu defa karakterlerin ortak derdi apartmandaki berbat koku ve karşıdaki boş arsaya atılan çöpler. Bu süprüntülerin ardından güzel bir hikaye çıkmış yine. En hoş yönlerinden biri de arsaya çöp atılmaması için apartmandaki daire sahiplerinden birinin orada evvelden türbe olduğuna dair bir söylenti yaymaya çalışmasıydı sanırım.

Kroyçer Sonat - Tolstoy

Küçüklüğümden beri adı ilgimi çekmiş olan kitap. Beethoven'in bir eserinin ismi imiş kendisi, bir türlü kavuşamadığı aşkına ithaf edilmiş imiş. Sonradan bunu Kreutzer isimli başka bir virtüöze ithaf etmiş. Eserin ismi de Kreutzer Sonat olarak kalmış.

Ekşi Sözlük'ten kitabın ismiyle bu eser arasındaki ilişkiyi anlatan güzel bir entry buldum onu ekliyorum:
"Tolstoy, müziğin bir anlamda önce ruhları ve dolaylı olarak, akabinde bedenleri tahrik ettiğinden de bahseder. Tolstoy, "iki kişi kendisini sanatların en yücesine müziğe vermiştir" diye başlar ve "zinanın cemiyet içinde sinsi sinsi yayılmasına cogu zaman böyle yakınlıkların,bilhassa müzik meşguliyetinin sebep oldugunu bilmeyen var mıdır?" der. Tüm öykü boyunca toplumda evlilik kurumundaki ahlaki çöküşü dibine kadar anlatırken müziğin etkisi açısından da analizler yapar. Müziği "ruhları tahrik edip sonuca ulaştırmayan" bir araç olarak görür, hatta bir yerinde " mesela şu kreutzer sonat'ın prestosu salonlarda açık saçık giymiş kadınlar arasında çalınabilir mi hiç " der. Tolstoy aslında diğer sanatlar içinde kalbe giden en kısa yolu bulmuş olan müziği, kıskançlıkla, edepsizlikle suçlar durur, evlilik kurumunu,kadınları suçladıgı gibi."onları şehvet uyandıran vasıtaların en incesi müzik birbirlerine bağlıyordu" dedikten sonra zaten fazla lafa da hacet kalmaz..." (http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=4846041)

İncil'den "fakat ben size diyorum ki her kim bir kadına hırs ve arzu ile bakarsa içinden onunla zina etmiş olur" gibi bir cümle ile baslayan, toplumdaki ahlaki problemlerin insanı nerelere götürebileceğini anlatan, biraz da üçüncü sayfa haberleri tadında, bir solukta bitiriliveren,insanı oyalamayan ve yormayan bir kitap. Tolstoy'un bu hikayede Madam Pozdnişev adı altında kendi karısını anlattığı söylenir. Eskiden bir romana konu olabilecek şeyler günümüzde sürekli görüldüğü için çok da ilginç gelmedi belki de bana. Evet kötü değil ama artık modern dünya insanı için de yeterince bilindik. Bu berbat olayları kanıksamış olduğumuzu insana fark ettirmesi açısından önemli bir kitap.

Köprü - Ayşe Kulin

Okurken içimi burktu yaşananlar. Hiçbir şey göründüğü gibi değil diyor kitap bize, hiçbir şey sizin bildiğiniz ve sandığınız kadar basit değil... Dizisi oldukça etkileyici gelmişti, roman tahmin edileceği üzere daha derin. Doğa koşulları, mezhep ayrılıkları, kültürel farklılıklar ve bunların doğurduğu düşmanlıklar. Her şeyin üstüste geldiği nadir bölgeler galiba oralar. Sanırım bu yüzden korkuyorum oradan.

Melekler ve Şeytanlar - Dan Brown

Dan Brown'u her ne kadar Da Vinci Şifresi'yle tanımış olsak da bence Dan'ı Dan yapan bu kitaptır :D gerçekten mükemmeldi. Öyle bir tempoyla yazılmış ki, kitap bittiğinde bunları yaşamış kadar yorgun hissettim kendimi :) hele sonlarda oturduğum yerde resmen kasılıp kaldım, o kadar iyiydi. Kitap okuma saatleri oluyor her dersin başında 20 dakikalık, farkına varmadan çocuklara o kadar çok kitap okuttum ki bu kitap sebebiyle, o 20 dakikalar defalarca 30-35 dakika oldu, çünkü gerçekten anlamıyorsunuz okurken zamanın geçiş hızını. Bundan sonra da Illuminati'ye merak sardım ister istemez.

Olasılıksız - Adam Fawer

Herkes ondan bahsettiği için ilk anda hazzetmediğim, ancak okuduktan sonra şans oyunlarıyla ilgili anlamadığım yönleri olsa da gerçekten elimden bırakamadığım mükemmel bir kitap. 'Bitirmek için yarını başkasına anlatmak için bitirmeyi bekleyemeyeceksiniz' cümlesi gerçekten abartılı değil. Matematikten, kuantum fizigine, psikolojiden, zihnin sinirlarina; her şeye el atmış Adam yazarken. Ortalara doğru amerikan aksiyon filmleri tadını alsa da bunlar amerikanların hayatının bir parçası galiba deyip hoşgörerek geçiyorsunuz tabii. Ama işin en hoş kısmı okurken gerçekten elinizden bırakamasanız da kitap bittikten bir süre sonra aklınızda çok fazla bir şeyin kalmadığını görüyor olmanız galiba.
Kitap bittiğinde bildiğiniz tek bir şey vardır: imkansız diye bir şey yoktur sadece bazı olayların olma olasılığı düşüktür... tıpkı kitabı elinizden bırakamayıp da sonradan esas karakterin adını bile hatırlayamamanız gibi.

Otoyol Uykusu - Kemal Sayar

Yamulmuyorsam yazar psikiyatristtir.
Çok sıcak, çok içten, en az bir hikayede kendinizi bulduğunuz bir kitap yazmıştır. Yıllar önce bıraktığım kitap aşkımı yeniden başlattığım kitap olması açısından daha da özel bir kitaptır.

Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum,Ağladım -Paulo Coelho

Simyacı ile tanınan yazara haksızlık olmuş biraz da. Bu kitabın var mı sanki ondan aşağı kalır yanı? Aşktan korkuyorsa insan, bu kitabı okumalı. Bu kitabı okuduktan sonra hayatında ilk defa aşık olmaya karar veren bir insan oldu hayatımda. O kadar etkili yani. Kitabın her yerini çizdik okurken. Bol bol aforizma var içinde. Hele bir erkeğin bir kadının duygularını bu kadar başarılı anlatması. Asıl dikkatimi çeken de bu olmuştu. Ha nedir, fazla romantiktir. Belki bayar. Şimdi okusam aşktan bu kadar uzakken bayar mıydı, yoksa o etkisini mi gösterirdi bilemiyorum. Bir de konunun çalıntı olduğuna dair iddialar var ama bilemiyorum. Önce Dostoyevski'nin Beyaz Geceler'ini okumalıyım. Okumuş muydum ki?

Savaş ve Barış - Lev Tolstoy

İki ciltlik bir kitaba bu kadar mı kısa yorum yazılır bilmem. Çok uzun bir konusu olmasına rağmen birkaç yer dışında insanı hiç sıkmayan ve elimden bırakmadan okuduğum bir kitap. Tolstoy boşuna Tolstoy olmamış diye düşündürür kendisi.

Sefiller - Victor Hugo

Girişinde piskoposun hayatıyla ilgili ayrıntılardan sıkılıp da kitabı bırakanlar, pişman olacaksınız! Üzüleceksiniz! İki kere mi okuduuum üç kere mi bilmiyorum. hala da zaman zaman rastgele açar okurum. Kitapsever biri okumazsa çok şey kaybeder.
Birkaç alıntı paylaşayım:
• " Ölümün ne güçlü bir sırtı var! Ne kadar rahatlıkla ona muhteşem bir unvanlar yükü taşıtıyorlar,mezarı bile övünmek için bir düşünce gösteriyorlar."
• "Hiçbir şeyi çabucak,bunu meydana getiren durumları,olayları,hesaba katmadan mahkum etmemek gerekir.'Suçun geçtiği yolları görelim bir kere'"
• "Kadınların,çocukların,hizmetçilerin,zayıfların,yoksulların,cahillerin günahları,aslında kocaların,babaların,efendilerin,güçlülerin,zenginlerin aydınların günahıdır."
• "Toplum eğitimi parasız vermediği için suçludur;
yarattığı geceden sorumludur.Bir ruh gölgelerle doludur,böylece orada günah işlenir.Suçlu günahı işleyen değil gölgeyi yaratandır."
• "Ölüm ancak Allah'a aittir.Ne hakla insanlar bu bilinmez şeye dokunabiliyorlar?"
• "Mihrapların en güzeli ,teselli bulup,Tanrı'ya dua eden bir zavallının ruhudur."
• "Ey ki sen varsın!Din adamı sana Ulu Tanrı diyor,Tevrat yorumcuları Yaradan diyor,Efeslilere gelen yazı Özgürlük diyor,Jean Işık diye adlandırıyor,krallar Yüce Varlık diyor,İsrailoğulları Koruyucu diyor,Kainat Tanrı diyor,insan Allah diyor;ama Hz. Süleyman Mağfiret diyor;işte adlarının en güzeli!"
• "Evinizde barınmak isteyen kimseye adını sormayın.Hele adı kendisini rahatsız eden kimsenin sığınağa ihtiyacı vardır."
• "Nisi dominus costodiert domum,in vanum vigilant qui custodiunt eam:Bir evi Tanrı korumazsa, onu koruyanlar boş yere uykusuz kalırlar(Latince)"
• "Sonsuzluğu inkar dosdoğru hiçbir şeye inanmamaya götürür.Her şey sonunda bir ruh kavramına dayanır.Hiç bir şeye inanmayanla tartışılamaz.Çünkü böyle biri karşısındakinin varlığından şüphe eder,kendi varlığından da pek emin değildir.Onun görüş noktasından,kendisi de kendisi için ancak 'düşüncesinin bir kavramı' olabilir.Yalnız ,bütün inkar ettiklerini,bir tek 'düşünce' kelimesini söylemekle toptan kabul ettiğinin farkında değildir.Kısacası,her şeyi bir tek kelimeye:'Hayır'a bağlayan bir felsefeyle düşünceye hiçbir yol açık değildir.Hayır'a, bir tek karşılık vardır:Evet.Hiç bir şeye inanmamanın alanı dardır.Gerçekte 'Hiçlik' diye bir şey yoktur.Sıfır yoktur.Her şey bir şeydir.Hiçbir şey hiç değildir.
• İnsan ekmekten çok bir şey kabul etmekle yaşar."
• "Hiçbir şeye inanmayanın vay haline!"
• "...mezarın daima hatırlanması yaşayanlar için uygun düşer."
• "İnsanları görmemek onlarda her türlü mükemmeliyetin bulunduğunu tahmin etmeye yeter."
• "Yüksek sesle okumak okuduğuna kendini inandırmaktır."
• "Bir salonda her yeriniz çamurlu olabilir ama ,ayakkabıların ayna gibi parlaması gerek. Oralarda sizi itibarla karşılamak için lekesiz bir tek şey isterler:Vicdan mı ? Hayır.Çizmeler."
• "Her gün yanlarından ,rahat rahat,korkmadan ,hiçbir şeyden şüphelenmeden geçilir;hatta öyle bir an gelir ki böyle bir şeyin varlığı bile unutulur.İnsan gider,gelir,hayal eder,konuşur,güler.Birden bire bakar ki yakalanmış.Bitti.Çark sizi tutar;bakış sizi yakalamıştır.Nerenizden,nasıl olursa olsun sizi yakalamıştır...sürüklenen düşüncenizin herhangi bir yerinden ya da kapıldığınız bir dalgınlıktan.Mahvoldunuz.Ona bütünüyle kapılacaksınız.Esrarlı güçler zinciri sizi kıskıvrak bağlar.Boş yere çırpınırsınız.Artık hiçbir insan yardımı sizi kurtaramaz.Bir çark düzeninden bir başkasına,acıdan acıya,işkenceden işkenceye düşeceksiniz...siz de aklınız,servetiniz,geleceğiniz,ruhunuz da ;kötü insanın,ya da asil bir kalbin esiri olduğunuza göre ,bu korkunç makineden ya utançla çirkinleşmiş,ya da ihtirasla güzelleşmiş olarak çıkarsınız."
• "Düşünce zekanın çalışmasıdır,hayal zevkin işidir. Hayali düşüncenin yerine koymak zehiri besinle karıştırmak demektir."
• "Hiçbir şey küçük değildir."
• "Alemlerin yaratılmasına kum tanelerinin düşmelerinin yol açmadığını nereden biliyoruz?Sonsuz büyükle sonsuz küçüğün karşılıklı gelgitini,kişinin uçurumlarındaki nedenlerin yankılarını,yaradılışın çığlarını kim biliyor ki?Bir peynir kurdunun önemi vardır;küçük büyüktür,büyük küçüktür.Karşılıklı ihtiyaç içinde her şey dengelidir;akıl için korkunç keşif.Yaratıklarla eşya arasında mucize ilişkileri vardır;bu tükenmez birlikte,güneşten gülbitine kadar ,kimse kimseyi hor göremez;birbirlerine ihtiyaçları vardır."
• "Bir genç kızın ruhuna biçim vermek için dünyanın bütün rahibeleri bir tek ananın yerini tutamaz."
• "Cosette güzel olduğunu bildiğinden beri bunu bilmemenin verdiği zarafeti kaybetti;ince bir zarafettir bu,çünkü sadelikle süslenen güzellik anlatılamaz bir şeydir;hiçbir şey,bir cennetin anahtarını farkında olmadan elinde tutarak yürüyen göz kamaştırıcı bir safiyet kadar fevkalade olamaz.Ama masum zarafetinden kaybettiğini düşünceli,ağırbaşlı cazibesiyle kazandı."
• "...kış daima ,kederlerimizden bir şeyler alıp götürür."
• "Kim olursak olalım,hepimizin soluk almasını sağlayan varlıklar vardır.Onlardan yoksun olunca,havasız kalırız,boğuluruz.O zaman insan ölür.Aşk yokluğundan ölmek,korkunç bir şeydir bu.Ruhun havasızlıktan boğulması!"
• "Önünüzden geçen kadının yürürken ışık saçtığı gün mahvoldunuz,aşıksınız demektir.Artık yapacak tek bir şeyiniz vardır,onu öylesine düşünün ki o da sizi düşünmeye zorlansın."
• "Birbirinden ayrı düşen aşıklar özlemi,aslında gerçek yönleri bulunan binbir hayali şeyle oyalarlar.Birbirlerini görmelerine engel olurlar,birbirlerine mektup yazamazlar;haberleşmek için bir yığın esrarlı çareler bulurlar.Birbirlerine kuşların cıvıltısını ,çiçeklerin güzel kokusunu ,çocukların gülüşünü,güneşin ışığını,rüzgarın iç çekişlerini ,yıldızların pırıltılarını,bütün evreni yollarlar.Niçin olmasın?Tanrı'nın bütün eserleri aşka hizmet etmek için yaradılmıştır.Aşk bütün tabiatı buyruklarıyla dolduracak kadar güçlüdür.
Ey bahar,sen ona yazdığım bir mektupsun."
• "Ruhunun adresini bilememek ne acı bir şey !"
• "Aşkın çocuklukları vardır,öteki ihtirasların küçüklükleri vardır.Yazıklar olsun insanı küçülten ihtiraslara!Var olsun onu çocuklaştıran ihtiraslar!"
• "Çok garip bir şey bu,biliyor musunuz?Karanlık gece içindeyim.Giderken gökyüzünü alıp götüren biri var."
• "Sevdiğiniz için acı çeken sizler,daha çok seviniz.Aşktan ölmek ondan hayat bulmaktır."
• "Sevilmek ne yüce şey!Ondan daha da yüce olan sevmektir!İhtiras duya duya kalp kahramanlaşır.O artık ancak saf olan şeylerden meydana gelmiştir; o artık yalnız yüksek ,büyük olan şeylere dayanır.Bir buzulda bir devedikeni yetişemeyeceği gibi orada da yakışık almayan ,uygun olmayan bir düşünce filizlenemez.Adi ihtirasların,heyecanların erişemeyeceği,bu dünyanın bulutlarının,gölgelerinin çılgınlıkların,yalanların,kinlerin,boş gururların,sefaletlerin üstüne ulaşan yüksek,sakin ruh gökyüzünün maviliklerinde yaşar,dağların doruğu depremleri duymadığı gibi,böyle bir ruh da hayatın derin, gizli sarsıntılarını duymaz."
• "Bir çocuğun sefaleti bir anneyi ilgilendirir,bir delikanlının sefaleti bir genç kızı ilgilendirir,yaşlı bir adamın sefaleti kimseyi ilgilendirmez."
• "-Sen piçsin,piç!
-O da benim umurumda değil!"
• "Eski elbiseler eski dostlar gibidir."
• "Büyük tehlikenin güzel olan yanı şudur ki yabancıların kardeşliğini ortaya çıkarır.”
• “Meşalelerin ışığı korkakların zekasına benzer;titrediği için iyi aydınlatamaz.”
• “,,,,Kalbimiz öyle heyecanlıdır,insan hayatı öyle bir bilmecedir ki siyasi bir cinayette bile,kurtarıcı bir cinayette bile ,-öyle bir cinayet varsa-bir insanı vurmuş olmanın vicdan azabı insanlığa hizmet etmenin sevincinden fazladır."
• "Yoksul küçükler genel parklara giremezler;oysa, düşünmek gerekirdi ki,çocuk olarak onların da çiçeklerde hakkı vardır."
• "İnsan pastasını yemek istemeyebilir ama,bu onu başkasına vermek için bir sebep değildir."
• "Bol bir ışık büyük bir sevincin zorunlu süsüdür.Sisi, karanlığı mutlular asla kabul etmezler.
• "-Mutlu olduğum için mi darıldınız bana?
Çoğu zaman saflık farkında olmadan çok derin,çok etkileyici olur.Cosette için pek sade olan soru Jean Valjean için çok derindi.Cosette tırmalamak istemişti;parçalıyordu."
• "Mutlu olmak korkunç bir şeydir! Nasıl da onunla yetinilir!Nasıl da onun yeter olduğu sanılır!Nasıl da hayatın yalancı amacı olan mutluluğu elde edince gerçek amaç olan ödev unutuluverir!"
• "İşler hoşa gitmiyor diye Tanrı'ya karşı haksızlık etmek gerekmez."
• "Ölmek bir şey değil;yaşamamak korkunç bir şeydir."
-love at Les Miserables-
• "...kızın kendisine baktığını tahmin ediyordu; bu da onu sendeletiyordu,ayakları dolanıyordu..."
• "...deli gibi yürümeye başladı..."
• "...çılgınlar gibi eğlendi..."
• "...işçi kızın paça bağına bakmamakta inat etti.Courfeyrac :'bu kadını seve seve koleksiyonuma katabilirim' dediği zaman onu adeta iğrendirdi."
( birini sevmeye başladığımız zaman biz de böyle olmaz mıyız? 'başkasını gözü görmemek's.e)
• "Ağzı birine karşılık verirken gözler başkasıyla konuşur."
• "Ateş hastayı,aşk da aşığı besler."
• "...arıyordu..."
• "...bulamıyordu..."
• "Çalışma onu bıktırıyordu,gezinti yoruyordu,yalnızlık canını sıkıyordu;eskiden şekillerle,aydınlıklarla,seslerle ,öğütlerle,umutlarla,ufuklarla öğrenimlerle dolu olan geniş tabiat şimdi önünde bomboştu.Ona ,herşey kaybolmuş gibi geliyordu.Hep düşünüyordu,çünkü elinden başka şey gelmiyordu;yalnız ,artık düşüncelerinden de hoşlanmıyordu.Onların,durmadan, alçak sesle kendisine yaptıkları bütün tekliflere o içinden :"Neye yarar ki?" diye karşılık veriyordu."

• "Kendi kendini azarlıyordu...'Sadece onu görmekle bile ne kadar mutluydum!Bana bakıyordu, bu bile muazzam bir şey değil miydi?Beni sever görünüyordu.Bu yetmez miydi? Neyi elde etmek istiyordum?Bundan sonra hiçbir şey kalmadı.Saçmalık ettim.Benim kabahatim..."

• "Sevmiş olan kimse bu bir harflik,tek hecelik kelimedeki parıltılı anlamı bilir:O..."
• "Sevdiğimiz kişinin babası bizim için hiçbir zaman yabancı değildir."
• "Şimdi iki insanın bakıştıkları için birbirlerini sevdiklerini söylemeye insan pek cesaret edemiyor."
• "Cosette'in duyduğu ilk şey belirsiz,sonsuz bir hüzündü.Ona öyle geldi ki bugünden ertesi güne ruhu kararmıştı.Artık kendi ruhunu tanımaz oldu.Genç kızların soğukluktan ,neşeden meydana gelen ruh beyazlığı kara benzer.Bunun güneşi de aşktır;aşkı görünce erir."
• "Aşkın en şahane belirtisi bazen çekilmez bir hal alan acımadır."
• "Aşkın bir yerlere götürmesini istemek insanların garip bir iddiasıdır."
• "Korkusuzca ölmek cüreti insanları daima duygulandırır."
-Victor Hugo'dan kitap dışı birkaç söz-
• "Sevilmeyen yaşamıyor demektir.Kalp boşken ne kadar ağır gelir."
• "Din,toplum,tabiat...İşte insanın savaştığı üç şey.Öyleyken ,bunların üçüne de ihtiyacı vardır."

• "Uyuyor.Kader ona ne cilveler etti!
Yaşıyordu.Melekten yoksun ,sönüp gitti.
Pek sade geçti olay,bir gül solar gibi,
Akşam olunca ufukta gün solar gibi..."

Birkaç tane paylaşacaktım ama kendimi tutamadım. Hepsi çok güzel çünkü.

Ölü Canlar - Gogol

Tamam renkler ve zevkler tartışılmaz da bu kitabı başucu kitabı yapanın da aklına şaşarım doğrusu. Garip bir konusu var. Bir de kitabın arasındaki bölümlerin eksik olması son derece sıkıcıydı. Öyle olduğunu bilseydim en baştan okumayı tercih etmezdim. Bir başyapıt olarak tanıtılacak kadar nitelikli bulmadım kitabı. Bir arkadaşım vardı, elinden düşürmediğini ve sürekli okuduğunu söylerdi. Aklımda sürekli o söyledikleri olunca da kitabı bitirince "bu mu?" diye sordum kendime.

Şibumi - Trevanian

Şibumi:"sıradan olağan görünümlerin altında yatan gizli üstünlükler" demekmiş.
Katya'nın Yazı'ndan sonra büyük bir beklentiyle okumaya başladım ama maalesef beklediğim heyecanı bunda bulamadım. Kötü bir kitap diyemem ama kitabın ismi olan şibumi kavramının bile içinin yeterince doldurulmamış olduğunu düşündürdü bana. Mağara maceralarının ayrıntılarına bu denli inilmesi de bence biraz gereksiz olmuş. Gerçi daha sonra nasıl bir yerden tekrar kurtulabildiğini belirtmesi açısından belki gerekli ama çok fazla detay vermiş bu konuda. Ayrıca karakterin kendi kendini bu kadar yetiştirip, bu kadar bilgi edinip, CIA'e ana şirkete kafa tutabilmesi de biraz uçarı geldi bana. Gene de vakit kaybı diyemeyeceğim ama okunmazsa kayıp olur da diyemeyeceğim bir kitap.
Yalnız yazarın gizemi hakikaten ilgi çekiyor. Özellikle de kitaplarında anlattığı tekniklerle hırsızlık yapılması, cinayet işlenmesi de kitapta o benim bulamadığım inandırıcılığa bir kanıt belki de. Kitabın kilit cümlelerinden biri de en başında yer alıyor:
"bu kitapta adı geçen kişi ve kurumlar birer hayal ürünüdür; ancak kendileri bunun farkında bile değildir."

Şeker Portakalı - Vasconcelos

okudum okudum,ağladım.yetmedi, zaman geçti tekrar tekrar okudum. hem çok akıcı hem çok hüzünlü bir kitap.
zeze diyor ki : "Şimdi acının ne olduğunu gerçekten biliyordum. ayağını bir cam parçasıyla kesmek ve eczanede dikiş attırmak değildi bu. acı insanın yüreğini paralayan, sırrını kimseye anlatmadan birlikte ölmesi gereken şeydi. kollarda, kafada en ufak güç bırakmayan yastıkta kafayı bir yandan öbürüne çevirme cesaretini bile yok eden şeydi."
mangaratiba'nın cinayetini zeze'nin öğrendiği sayfaları ve son sözü ne zaman okusam gözlerimi yaşartır. ve eserin son cümlesi gerçekten manidardır.
"olup bitenleri çocuklara niçin anlatmalı?"

Goriot Baba- Balzac

Lüks ve şöhret düşkünü evlatların bir babayı ne hale getirdiğine dair etkileyici bir hikaye. Tabii aynı zamanda bir babanın evlatlarını yanlış eğittiği takdirde neler yaşayabileceğini de gözler önüne seriyor. Balzac'ın o çok ağdalı dilini burada daha hafif kullanmış olması da kitabı akıcı hale getirmiş.

Latife Hanım - İpek Çalışlar

Güzel, akıcı bir anlatımla yazılmış, gizlenen ve inatla gizlenmek isteyen Latife'nin nasıl bir kadın olduğunu gözler önüne seren, okudukça biraz daha sakin bir hanım olabilseydi Atatürk gibi baskın bir karakterle kesinlikle daha uzun bir evlilik yaşayacaklarını ve eğer bu evlilik sürseydi Atatürk'ün daha sağlıklı ve belki de daha uzun bir ömür süreceğini düşündüren bir kitap. Eğer yazılanlar sağlam kaynaklara dayalı olarak yazıldıysa kitabı okuduktan sonra Latife'nin bu kadar sert olmasının tek sebebinin Atatürk'ün etrafındaki dalkavukların Atatürk'e nasıl zarar verdiğini çok iyi görmüş olması olduğu söylenebilir.

Metal Fırtına-Orkun Uçar/Burak Turna

Tamam abartılar var, çok hayali falan deniyor da, kim inkar edebilir bu romanda olanların bizim de başımıza gelebileceğini? Herkes söylüyor zaten dikkatli olmazsak şunlar bunlar olacak diye ama Metal Fırtına o olabilecekleri bizzat yaşatıyor insana .O bildiğimiz yerlerin, kişilerin bu olayların içinde kullanılması insanın gözünü açıyor; daha dikkatli olmaya, dikkatli düşünmeye sevkediyor insanı. Karakterlerin ve mekanların hayali olmak yerine gerçeklerden alınma olması da kitabı daha ilgi çekici hale getirmiş. Ama neden bilmem ikincisini, üçüncüsünü okumak içimden gelmedi, bu kadar komplo teorisi yeter diye düşündüm herhalde. Kendimle de güzel çeliştim, kendimi de tebrik ederim bu arada.

Beyaz Gemi-Cengiz Aytmatov

Nedendir bilmem çok tanınmış bir yazar olmasına karşın Cengiz Aytmatov'u okumaya hiç yanaşmamıştım ama Beyaz Gemi'yi okuduktan sonra neden bu kadar geç kaldım diye sordum kendime. Bir çocuğun hayallerini, hayal kırıklıklarını, etrafındaki insanların psikolojilerini öyle güzel yansıtmış ki. Yalnız gözlerim sık sık doldu okurken, özellikle de dedenin çaresizliğine. Tavsiye edilir.

Bulantı-Jean Paul Sartre

Kitabı okumaya başladığımda önce acaba bıraksam mı diye düşündüm, yürümeyecek gibi geldi. Zamanla kitabın "içi dışında" bir kitap oluşu ve kendimden pek çok şey yakalayışım kitabı bitirmeme yardımcı oldu. Aklımdan defalarca geçen ve başka insanlara açmam halinde salakça bulunacağını düşündüğüm noktaları Sartre'ın cesurca yazması da hoşuma gitti tabii ki. Yazarla uyuşmayan pek çok düşüncemiz olsa da hatta kitabın bazı noktalarını anlamasam da okumaktan sıkılmadığım bir kitaptı.

Cimri - Moliere

Kesinlikle çok güzeldi.Kısa ve öz. Harpagon'la oğlu arasındaki diyaloglar beni çok güldürdü. Sonunda çocukların babalarına kavuşmasında hafiften Türk filmi tadı olsa da kesinlikle başarılı bir eser.

Dr. Jekyll ve Mr. Hyde

Pek çok filme de konu olmuş bu kitabın sonunu tahmin ettiğimden farklı bağlamış ve kesinlikle zamanına göre mükemmel bir korku öğesi oluşturmuş yazar. Bir insanın içinde neler barındırabildiğini, iyi ile kötü mücadelesinin iyilerin içinde de olduğunu ve hatta kötünün galip gelme ihtimalinin kişinin hazlar karşısındaki zayıflığı sebebiyle yüksek bir orana sahip olabileceğini anlatan güzel bir eser. Tavsiye edilir.

Nana-Emile Zola

Giriş kısmıyla insanı acaba okumalı mıyım diye defalarca düşündüren, bittiğinde de neden zamanını harcadığı konusunda kendini sorgulamaya iten bir kitap. Okurken sık sık bir köşeye bırakma isteği de uyandırır.
Yazar karakteri Nana'yı yerin dibine sokarak kendisinin onur anlayışına uymayan bir insan olduğunu vurgulamıştır. Ama öte yandan onun bedenini tarifine bakılırsa, karakterini bir yandan kendisi de arzulamaktadır. Nana ise hem erkeklerle hem kadınlarla düşüp kalkan, kendisine tutulanları iliklerine kadar sömürüp bir köşeye atan ve arkaya dönüp baktığında kimseye bir kötülüğünün olmadığı konusunda vicdanı gayet rahat bir kişidir. Bir yandan rahat da olmalıdır, çünkü erkekler bile bile onun tuzağına düşer. Bunun yanında dostu Kont Müfa'nın karısı, kontu aldatınca sarf ettiği hakaret cümleleri insanı hayrete düşürür, çünkü kendisi kontun metresi olduğu halde kontun karısının davranışları için cidden sinirlenmektedir. Sanki o bekar bir kadın olduğu için herkesin kocasına sarkma hakkı vardır. Bununla birlikte kontun karısının ihanetini öğrendiğinde onu vurmaya kalkması da ayrı bir çelişkidir.
Değer yargılarına göre insanı sık sık sinirlendiren, bazen sıkan, sıkıcı olmakla birlikte ciddi anlamda da ünlü olan bu eserin, içinde taşıdığı çelişkilerin günümüzdeki ataerkil namus anlayışına da o zamanlardan vurgu yapmış olması bakımından önemli olduğunu düşünüyorum.

Araf

Elif Şafak'ın her kitabı gibi gayet akıcı bir kitap ve güzel bir konu. En çok etkileyen yönlerinden biri kitabın sonunda herkesin "asla yapmam" dediği şeyleri yapar hale gelmesi. Ama şu da var acaba Elif Şafak'ın neredeyse her romanında birbirinden bu kadar farklı karakterleri sürekli başarılı bir şekilde ortak bir noktada buluşturması onun tarzı mı yoksa artık kendini tekrarlaması mı. Bunu bilemiyorum. Ama tüm kitaplarını elimden düşüremeyerek okuduğum kesin.
Neden bilmem, Elif Şafak'ın en sevdiğim kitabı. Aslında birkaç sebep var bunun için. Birincisi büyük konuştuğum her şeyin başıma gelmesi yönünden yalnız olmadığımı anlamam galiba. Ama asıl benim hoşuma giden, karakterlerden Ömer'in müziksiz yapamayışı benim gibi. Yanında her an hazır müzik dinleme ekipmanları. Özellikle zamanı şarkılarla ölçmesi. Seçtiği şarkılar da ayrı güzelmiş. Sonradan bulup dinledim neredeyse hepsini. Mesela Nick Cave-As I sat sadly by herself kesinlikle önerilir. System of a down-chop suey de aynen.Massive attack-better things ve Pixies-where's my mind'ı da unutmamalıyım.

Kelebek ve Dalgıç Giysisi - Jean Dominique Bauby

Yazarı bakımından belki de okuduğum en ilginç kitaplardan. Sadece tek gözü ve beyni sağlam olan bir yazardan doğmuş bir eser. Bütünüyle yatağa mahkumiyet. Bu amaçla bir alfabe fikrinin ortaya çıkışı bile başlı başına bir olay. Konuyu, anlatımı, her şeyi bir yana bırakalım. Bu kadar büyük bir rahatsızlıkla boğuşan bir insanın gene de hayattan vazgeçmeyip bir şeyler yapmak için çırpınıyor olması yönüyle gerçekten insanı yaşadığı hayatı gözden geçirmeye ve elindekine şükretmeye iten bir kitap.

Elif Şafak-Mahrem

Şişman bir insana hiç bu gözle bakmamıştım. Mükemmel bir gözlem. Nazar sözlüğü de ilginç bir çalışma olmuş aslında, kolay kolay akla gelmeyecek bir şey. Eksi yönü bazı şeyleri çok sık tekrarlaması olmuş. Ama yine de severek okuduğum bir kitaptı.

29 Ocak 2010 Cuma

Peyami Safa - Sözde Kızlar

Dün gece yarısı başladım kitaba, bugün akşamüstü bitirdim. Son derece akıcı bir kitap, gayet yalın bir dille yazılmış.
Yunanlıların baskınıyla babasının tutuklanmasını müteakip onu aramak amacıyla yollara düşen ve bu işi en iyi İstanbul'da yapabileceğini düşünen Mebrure'nin bu amaçla İstanbul'a gelip eski bir akrabasının köşküne sığınmasından sonra başından geçenleri anlatıyor Sözde Kızlar. O dönem, yaşadığı hayattan sıkılan genç kızların kendilerini İstanbul'un zamparalarının kollarında buluvermeleriyle tüm hayallerine kavuşacaklarını zannettikleri bir dönemdir tıpkı şimdiki gibi.
İşte böyle bir ortamda Mebrure'nin sığındığı uzak akrabalarının evinde onun için ciddi bir tehlike vardır: Behiç. Behiç Mebrure'den çok etkilenmiş ve onu bir geceliğine elde etme planları yapmaya başlamıştır. Ama sağlam bir karaktere sahip olan Mebrure'yi elde edemeyeceğini fark edince ahlaklı bir erkeğe dönüştüğünü ispat etmek için türlü türlü oyunlar oynamaya girişmiştir. Mebrure'nin ise akrabalarının evinde gördüğü olaylar midesini çoktan bulandırmaya başlasa da Behiç'in efendi halleri onun da gönlünü çalmaya başlamıştır.
Tam bu sırada Behiç'in eski kurbanlarından Belma'nın, Mebrure'yi çağırıp başından geçenleri ona anlattıktan sonra intihar etmesinden dolayı Mebrure'nin gözü açılır. Bu sırada da babasından sevindirici haberler almıştır. İstanbul'daki zor günlerini atlatmasında kendisine yardımcı olan kişilerden Fahri ile evlilik kararı alır ve roman biter.
Peyami Safa'nın diğer romanları gibi okuması kolay ve mesajı rahat anlaşılabilen bir kitap Sözde Kızlar. Yine Fatih-Harbiye'deki gibi Batılılaşma sorunsalını ele almış. Kafasını dinlendirmek isteyenler için güzel bir soluklanma eseri, tavsiye edilir.