Ne kitaptı ya Rabbim! Perşembe başladım, pazartesi bitti. Hikayenin çoğu yerinde ağladım ve isyan ettim. Çocuk tacizcilerine lanet okudum defalarca. İslam adına yemediği halt kalmayanlara... Afgan halkının yaşadıklarına ve hala yaşamakta olduklarına... Onlar gibi nice halkların yaşadıklarına, yaşattırılanlara... İnsanların milliyetlerini seçmeleri mümkünmüş gibi birbirlerini milliyetleri yüzünden ebedi mahkum edişlerine...
Emir ve Hasan'ın hikayesi bu. Kardeş gibi yanyana büyüyen, ama aralarındaki farkı karşılıklı sürekli fark eden iki çocuk. Tıpkı babaları gibi. Emir bir iş adamının oğlu, Hasan ise evin hizmetkarının.Emir bir Peştun, Hasan sevilmeyen bir etnik azınlıktan, bir Hazara. Sanki katliama gönüllü doğmuşlar, hizmetkarlığa gönüllü doğmuşlar. Ne kötülük yapılacak olsa cümle hazır:"Ne de olsa bir Hazara...Yalnızca bir Hazara." Emir, Hasan ve kendisi için ne kadar korkaksa, Hasan ikisi için o kadar atılgan. Emir neyle sınamaya kalkışırsa kalksın, Hasan bütün sınavlara gönüllü tâbi. "Bin tane iste,senin için yakalayayım." diyor Hasan, kendisi için neye malolacağını bilemediği bir uçurtmanın peşinden koşarken. Dönüşü acı. Emir'in Hasan'ın yanında olamayışının karşılığında dilediği özrün biçimi de öyle. Ve Emir onun sadakatine verdiği karşılığın bedelini hayat boyu ödeyemiyor.
Kitabın üzerinden bir daha gözyaşlarıyla geçmeye çalışırken Mor ve Ötesi'nin şarkı sözü takılıyor kulağıma: "adalet yok ya, canımı yakar..." ilahi adalet var iyi ki. Kimse "bu sadece bir kitap" demesin ne olur. Nelerin yaşandığını bile bile gözlerimizi, kulaklarımızı kapatıyoruz kalplerimiz dayanmadığı için. Bunları yaşayanlar ise kalbimizin dayanmadığı imgelerin asıllarına dayanmak zorunda...
28 Eylül 2010 Salı
22 Eylül 2010 Çarşamba
Hayvan Çiftliği - George Orwell
George Orwell'in ikinci kitabını da iki günde okuyup kendisine bir kere daha hayran kaldıktan sonra diğer kitaplarını da okumaya karar verdim. Hayvan Çiftliği, çiftliğin sahibine karşı bir ayaklanma başlatıp dizginleri ele geçiren bir grup hayvanın hikayesi. Bu hayvanların içinde en önde gelenler, ihtilalin beyin takımı ise domuzlar. İnsan zamanından kalma, kendilerini ezen ve üzen ne varsa hepsini değiştiriyorlar. Ama zaman içinde çok çalışan ve orijinal fikirlere sahip domuzlardan biri başka bir domuz tarafından safdışı bırakılıyor ve işte bundan sonra darbeyi yapanların düşüklere benzeme süreci başlıyor. Eleştirilen şeyler yavaş yavaş normal görülmeye başlanıyor, karşı çıkanlar yok ediliyor, eskinin kuralları sürekli Başdomuz ve yardakçılarının isteğine göre revizyona uğrayarak eskiden beri öyleymiş gibi halka yani diğer hayvanlara anlatılarak kabullendiriliyor. Buna rağmen tüm gücünü sistemi korumaya adayanlar da var. İnsanların yönetiminde olmaktansa hür yaşadıklarını zannedenler, durumlarının insanların idaresinde olduğundan çok daha iyi olduğunu sanıp da Napoléon'un eskisinden daha baskıcı olduğunu fark edemeyenler "O ne derse doğrudur." mantığıyla hareket etmeye devam ediyorlar, kafalarındaki bir çok soru işaretine rağmen. Fakat sonları hiç de umdukları gibi, sadakatlerinin hak ettiği gibi olmuyor.
Altını çize çize okuduğum bir kitaptı gerçekten. Altını çize çize dediysem, öyle her aforizmatik cümleyi çizmedim. Çizdiğim cümleler hep aynı. Karmaşa olduğunda koyunlar hep bir ağızdan: "Dört ayak iyi, iki ayak kötü!" diye bağırıyorlar ve genellikle bu cümleyle her türlü karmaşayı bastırıyorlar. Ta ki Başdomuz Napoléon artık iki ayak üzerinde gezmeyi tercih edene kadar. O zaman "Dört ayak iyi, iki ayak daha iyi." oluyor, "Bütün hayvanlar eşittir.", "Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir."e dönüşüyor.
Kitabın sonunda domuzların insanlarla yeniden barıştığı sahne, diğer tüm hayvanları şoka uğratıyor.
"Dışarıdaki hayvanlar, bir domuzların yüzlerine, bir insanların yüzlerine bakıyorlar, ama birbirlerinden ayırt edemiyorlardı."
Kendi zamanında Stalin'i eleştirmek için yazılan bu kitap, günümüzdeki siyaset sahnesinin de bir yansıması gibi aslında.
Altını çize çize okuduğum bir kitaptı gerçekten. Altını çize çize dediysem, öyle her aforizmatik cümleyi çizmedim. Çizdiğim cümleler hep aynı. Karmaşa olduğunda koyunlar hep bir ağızdan: "Dört ayak iyi, iki ayak kötü!" diye bağırıyorlar ve genellikle bu cümleyle her türlü karmaşayı bastırıyorlar. Ta ki Başdomuz Napoléon artık iki ayak üzerinde gezmeyi tercih edene kadar. O zaman "Dört ayak iyi, iki ayak daha iyi." oluyor, "Bütün hayvanlar eşittir.", "Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir."e dönüşüyor.
Kitabın sonunda domuzların insanlarla yeniden barıştığı sahne, diğer tüm hayvanları şoka uğratıyor.
"Dışarıdaki hayvanlar, bir domuzların yüzlerine, bir insanların yüzlerine bakıyorlar, ama birbirlerinden ayırt edemiyorlardı."
Kendi zamanında Stalin'i eleştirmek için yazılan bu kitap, günümüzdeki siyaset sahnesinin de bir yansıması gibi aslında.
25 Mayıs 2010 Salı
Duvar - Jean Paul Sartre
Sartre garip bir adam. İki kitabını okudum, her ikisinde de bittiği zaman: "ne ki bu şimdi, kitap mı?" diye sordum. Sonra kitaptan alıntılarıma baktığımda da "evet, kitap." dedim, "içindeki saçmalığı korkmadan, utanmadan dışa vurabilme cesaretine sahip bir kitap." Gerçi Bulantı'yı daha çok sevmiştim ama neyse. Duvar'a da şöyle bir bakalım.
Kitap beş hikayeden oluşuyor. İlk hikaye kitabın adını taşıyor. İdama mahkum üç kişinin bir gecelik öyküsünü okuyoruz Duvar'da.. Kişilerde meydana gelen psikolojik değişimlerin vücutlarına nasıl yansıdığını anlatıyor yazar. Hikaye kahramanın ağzından birinci tekil şahısla anlatıldığından sonu önceden tahmin edilebiliyor. Ama yine de gerçekten hoş bir sonla bitiyor.
İkinci hikaye Erostrate. Tanınmış biri olmak için Efes Tapınağı'nı yakan Erostrate'in hikayesini öğrenen Paul Hilbert, kafasında kurduğu hikayenin kahramanının o olduğunu anlıyor. Hikaye boyunca insanlara duyduğu nefreti dillendiren Paul, çağının Erostrate'i olmayı hedefliyor. Kafasında sürekli bir cinayet planı var. Öldüreceği kişilerin kim olduğunun da önemi yok onun için, önemli olan "insan öldürmek."
"Amerikanvari hazırlanmış ıstakozu sevip sevmemekte özgürüm ama insanları sevmiyorsam bir zavallıyım ve gün ışığında bana yer yok." diyor.İlginç bir bakış açısı. Ama bitirdikten sonra "anlamsız bir bunalım öyküsü" diye not tutmuşum. Şu an öyle gelmiyor ama. Her insanın belirli bunalımları oluyor zaman zaman insanlara karşı. Bu da Paul'ünki. Saygı göstermek lazım :)
Üçüncü hikayemiz Özel Hayat. Bu bölümü okuduğumda "eğer Sartre yazarsa, günümüzde pek çok ergende yazar olma kapasitesi vardır" diye düşünmüşüm." Cümleye bak : "İnsanın birini sevebilmesi için her şeyiyle, yemek borusuyla, karaciğerleriyle, bağırsaklarıyla sevebilmesi gerekir."
Kocası Henry'yi kabalığı, ailesine saygısızlığı ve iktidarsızlığı nedeniyle terk etmek isteyen ve bunu deneyen Lulu'nun öyküsü Özel Hayat. Pierre ile kaçmak üzereyken kendisinin ve kocasının berbat ruh hali onu bundan vazgeçiriyor.
Birkaç alıntı da bundan olsun:
"Sırtım olmasın isterdim. Ben onları görmediğim zaman insanların bana bir şeyler yapmalarından hoşlanmıyorum."
Bir erkek yazarın kaleminden güzel bir itiraf:
"Onun için pudramı değiştirmiştim. Böylesini seviyor diye gözlerimi boyamıştım ama o hiçbir şeyi görmedi. Yüzüme bakmaz ki göğüslerime bakıyor."
"Tanrım yaşam bunun için mi, bunun için mi giyinip kuşanmak, yıkanmak ve güzel olmak, tüm romanlar da bunun üstüne mi yazılmışlar, her zaman bu mu düşünülüyor, sonunda işte meydanda, olup biter."
Dördüncü öykümüz Bir Yöneticinin Çocukluğu. Küçükken kendisine bir kız çocuğu gibi muamele edilen ve babası gibi kendisi de yönetici olacak olan Lucien'in büyüme öyküsü. Büyüdükçe önce hiçbir şeyin varolmadığına inanıyor Lucien. Sonra Freud'a merak salıyor. Freud'un "Psikanalize Giriş"ini okumaya başladığını söylediğinde basit bir reklamda gibi hissettim kendimi. Berliac'la tanışıyor ve Berliac onu kendi fikir babası Bergere ile tanıştırıyor. Bergere eşcinsel ve aslında pek de gönüllü olmadığı halde Lucien bir kere onunla ilişkiye giriyor. Ancak daha sonra bundan dolayı kendisinden ve Bergere'den nefret ediyor.
Lucien yahudi düşmanı bir kişi aynı zamanda. Hem de yahudi biriyle aynı ortamda duramayacak kadar düşman. Ayrıca o zamanın Fransa'sında bile dikkate değer bir nokta: Her haltı yediği halde kendisi için el değmemiş bir kızın bulunduğuna inanan bir zibidi var karşımızda. Kızın tek ödevi de kendini ona saklamakmış.
Öykünün sonunda bıyık bırakmaya karar veriyor Lucien. Yüzü çok çocuksu görünüyormuş.
Beşinci öykümüz Oda.Psikolojik problemli Pierre ile Eve'in hikayesi. Eve hasta kocasını bir an bile bırakmak istemezken, ailesi kocasını bir an önce hastahaneye yatırması gerektiği konusunda kendisine baskı yapıyor. Eve bunu asla istemiyor çünkü o da kocasının yarattığı garip dünyayı çok seviyor ve kocasına olan sevgisinden kendisi de o dünyaya gerçekten inanmak, Pierre'nin yanında olmak istiyor. Pierre nesnelerin canlı olduğuna ve kendisine sık sık saldırdıklarına inanıyor ve Eve de buna inanmaya, nesnelerin hareketini yakalamaya uğraşıyor. Eve Pierre'e aşık ama sanırım onun cismine aşık.Kitabın sonunda sanırım Pierre'in yaşlanacağını düşündüğünde:"Daha önce öldürürüm seni" diyor. Kitap da bu cümleyle bitiyor. Yoksa kendisi sarkıp buruşmadan kocasını öldürmekten mi bahsediyor? Bu noktayı da anlamadım doğrusu.
E şimdi deseniz ki "okuyalım mı bu kitabı?", eğer ki kendi içinizde saçmalamayı seven bir insansanız, saçmalıklarınızla barışıksanız, o zaman evet derim. Değilse muhtemelen "saçma"gelecektir, vakit harcamayın :)
Kitap beş hikayeden oluşuyor. İlk hikaye kitabın adını taşıyor. İdama mahkum üç kişinin bir gecelik öyküsünü okuyoruz Duvar'da.. Kişilerde meydana gelen psikolojik değişimlerin vücutlarına nasıl yansıdığını anlatıyor yazar. Hikaye kahramanın ağzından birinci tekil şahısla anlatıldığından sonu önceden tahmin edilebiliyor. Ama yine de gerçekten hoş bir sonla bitiyor.
İkinci hikaye Erostrate. Tanınmış biri olmak için Efes Tapınağı'nı yakan Erostrate'in hikayesini öğrenen Paul Hilbert, kafasında kurduğu hikayenin kahramanının o olduğunu anlıyor. Hikaye boyunca insanlara duyduğu nefreti dillendiren Paul, çağının Erostrate'i olmayı hedefliyor. Kafasında sürekli bir cinayet planı var. Öldüreceği kişilerin kim olduğunun da önemi yok onun için, önemli olan "insan öldürmek."
"Amerikanvari hazırlanmış ıstakozu sevip sevmemekte özgürüm ama insanları sevmiyorsam bir zavallıyım ve gün ışığında bana yer yok." diyor.İlginç bir bakış açısı. Ama bitirdikten sonra "anlamsız bir bunalım öyküsü" diye not tutmuşum. Şu an öyle gelmiyor ama. Her insanın belirli bunalımları oluyor zaman zaman insanlara karşı. Bu da Paul'ünki. Saygı göstermek lazım :)
Üçüncü hikayemiz Özel Hayat. Bu bölümü okuduğumda "eğer Sartre yazarsa, günümüzde pek çok ergende yazar olma kapasitesi vardır" diye düşünmüşüm." Cümleye bak : "İnsanın birini sevebilmesi için her şeyiyle, yemek borusuyla, karaciğerleriyle, bağırsaklarıyla sevebilmesi gerekir."
Kocası Henry'yi kabalığı, ailesine saygısızlığı ve iktidarsızlığı nedeniyle terk etmek isteyen ve bunu deneyen Lulu'nun öyküsü Özel Hayat. Pierre ile kaçmak üzereyken kendisinin ve kocasının berbat ruh hali onu bundan vazgeçiriyor.
Birkaç alıntı da bundan olsun:
"Sırtım olmasın isterdim. Ben onları görmediğim zaman insanların bana bir şeyler yapmalarından hoşlanmıyorum."
Bir erkek yazarın kaleminden güzel bir itiraf:
"Onun için pudramı değiştirmiştim. Böylesini seviyor diye gözlerimi boyamıştım ama o hiçbir şeyi görmedi. Yüzüme bakmaz ki göğüslerime bakıyor."
"Tanrım yaşam bunun için mi, bunun için mi giyinip kuşanmak, yıkanmak ve güzel olmak, tüm romanlar da bunun üstüne mi yazılmışlar, her zaman bu mu düşünülüyor, sonunda işte meydanda, olup biter."
Dördüncü öykümüz Bir Yöneticinin Çocukluğu. Küçükken kendisine bir kız çocuğu gibi muamele edilen ve babası gibi kendisi de yönetici olacak olan Lucien'in büyüme öyküsü. Büyüdükçe önce hiçbir şeyin varolmadığına inanıyor Lucien. Sonra Freud'a merak salıyor. Freud'un "Psikanalize Giriş"ini okumaya başladığını söylediğinde basit bir reklamda gibi hissettim kendimi. Berliac'la tanışıyor ve Berliac onu kendi fikir babası Bergere ile tanıştırıyor. Bergere eşcinsel ve aslında pek de gönüllü olmadığı halde Lucien bir kere onunla ilişkiye giriyor. Ancak daha sonra bundan dolayı kendisinden ve Bergere'den nefret ediyor.
Lucien yahudi düşmanı bir kişi aynı zamanda. Hem de yahudi biriyle aynı ortamda duramayacak kadar düşman. Ayrıca o zamanın Fransa'sında bile dikkate değer bir nokta: Her haltı yediği halde kendisi için el değmemiş bir kızın bulunduğuna inanan bir zibidi var karşımızda. Kızın tek ödevi de kendini ona saklamakmış.
Öykünün sonunda bıyık bırakmaya karar veriyor Lucien. Yüzü çok çocuksu görünüyormuş.
Beşinci öykümüz Oda.Psikolojik problemli Pierre ile Eve'in hikayesi. Eve hasta kocasını bir an bile bırakmak istemezken, ailesi kocasını bir an önce hastahaneye yatırması gerektiği konusunda kendisine baskı yapıyor. Eve bunu asla istemiyor çünkü o da kocasının yarattığı garip dünyayı çok seviyor ve kocasına olan sevgisinden kendisi de o dünyaya gerçekten inanmak, Pierre'nin yanında olmak istiyor. Pierre nesnelerin canlı olduğuna ve kendisine sık sık saldırdıklarına inanıyor ve Eve de buna inanmaya, nesnelerin hareketini yakalamaya uğraşıyor. Eve Pierre'e aşık ama sanırım onun cismine aşık.Kitabın sonunda sanırım Pierre'in yaşlanacağını düşündüğünde:"Daha önce öldürürüm seni" diyor. Kitap da bu cümleyle bitiyor. Yoksa kendisi sarkıp buruşmadan kocasını öldürmekten mi bahsediyor? Bu noktayı da anlamadım doğrusu.
E şimdi deseniz ki "okuyalım mı bu kitabı?", eğer ki kendi içinizde saçmalamayı seven bir insansanız, saçmalıklarınızla barışıksanız, o zaman evet derim. Değilse muhtemelen "saçma"gelecektir, vakit harcamayın :)
10 Mayıs 2010 Pazartesi
Kar - Orhan Pamuk
Seviyorum Orhan Pamuk'u. Daha doğrusu yazdıklarını seviyorum. Yazımını seviyorum. İnsana o klasik "kendinden bir şey bulma" duygusunu verdiği için seviyorum. Kar da o içinde bir şey bulduklarımdan. Benim dünyama daha pozitif, daha önyargısız baktığını düşündüğüm bir kitap Kar. Ama kitap hakkındaki yorumlara baktığımda da dindarları / dincileri kötülediği, ülkenin başına bu kesim yüzünden neler geldiğini çok güzel ifade ettiği falan yazıyor. Ya ben anlamıyorum, ya o insanlarla aynı şeyden bahsetmiyoruz, ya da yazar ikili oynuyor ve ikili yazıyor.
Olaylar Kars'ta geçiyor. Ka ismini kullanan ve yurtdışında yaşayan köşe yazarı-şair Kerim Alakuşoğlu, yurda döndükten sonra Kars'a giderek oradaki garip intihar vakalarını araştırmaya karar veriyor. Üniversiteden tanıdığı ve eski aşkı sayılabilecek İpek'in ailesinin işlettiği otele yerleşiyor. İpek'in de boşandığını öğreniyor.
Şehre geldiği andan itibaren gerek devlet görevlilerinin ileri gelenleri gerekse dinci kesim diye adlandırılanların liderleriyle kendisine sık sık görüşmeler ayarlanıyor. İki taraf da Ka'nın kimden yana olduğunu kestiremiyor. Bu sırada da kışın bastırıp yolların kapanmasından yararlanan eski ordu mensubu tiyatrocu Sunay Zaim, ordudan eski bir arkadaşıyla bir darbe girişiminde bulunuyor ve ortam iyice karışıyor. Bu aşamada yazar darbe anında asker ve polisin davranışlarını da eleştiriyor.
Buna rağmen Ka, aradığı mutluluğu İpek'te, İpek'in yanında olmakta buluyor. Bir yandan da sürekli şiir yazıyor. Ancak daha sonra dinci kesimin liderlerinden Lacivert ile İpek'in önceden bir ilişki yaşadığını öğreniyor ve daha pek çok olayın ardından Lacivert'i ihbar ederek Frankfurt'a dönüyor. Daha sonra da vurularak öldürülüyor.
Ka'nın hikayesinin ardından yazar devreye giriyor. O da Kars'a geliyor ve arkadaşının yazdığı şiir defterini aramaya koyuluyor. Bu arada daha İpek'le Ka'nın hikayesinde pek çok nokta açığa çıkıyor.
Kitaptan birkaç alıntı:
"...Rusların açtığı beş caddeye askerden başka büyük bilmedikleri için Kars tarihindeki beş büyük paşanın adını vermişlerdi."
Aşağıdaki bölümde yazar başörtülü kadının toplum içinde hangi rollerde görülmesine alışıldığına dikkat çekiyor:
"Gün boyunca şehrin sokaklarında gezerken gördüğü başörtülü ya da çarşaflı kadınlara da dikkat etmemişti Ka, çünkü sokaklardaki başörtülü kadınların sıklığına bakıp hemen siyasal sonuçlar çıkarabilen laik aydınların bilgi ve alışkanlıklarını bir haftada edinememişti. Üstelik çocukluğundan beri sokaklardaki başörtülü, kapalı kadınlara dikkat etmezdi hiç. Ka'nın çocukluğunu geçirdiği İstanbul'un batılılaşmış çevrelerinde başörtüsü takan bir kadın ya mahalleye üzüm satmak için İstanbul'un civarından, mesela Kartal'daki bağlardan gelen biri olurdu, ya sütçünün karısı ya da aşağı sınıflardan bir başkası."
Burada da aşkın getirdiği bencillikten söz ediyor:
"Başkalarının üzülmesinden, mutsuz olmasından, bu kötülükler kendi mutluluklarını zedeler diye bencilce korkan aşırı mutlu çiftler gibi bir anda kendilerini yalnız her şeyin yoluna gireceğine inandırmakla kalmadılar, kendi mutlulukları gölgelenmesin diye çekilen onca acıyı ve dökülen kanı da hemen unutmaya hazır olduklarını utanmazca hissettiler."
Bu kısım da korkarım ki beni anlatıyor :
"Hayatının son dört yılında pişmanlık ve kendini suçlamakla çok vakit geçiren Ka, sözle can yakma huyunu bir kimsenin ona duyduğu sevginin gücünü ölçmenin bir yolu olarak kullandığını da kendi kendine itiraf edecekti... Ka aslında İpek'in vereceği cevaplardan çok, kendisine ne kadar sabır gösterebileceğini merak ediyordu."
Kar sıkıcı görünen konusuna rağmen sıkmayan, insanı gerçekten Kars'a doğru bir yolculuğa çıkaran, aşkla darbenin, laik elitlerle "dinci"lerin küçük bir şehirdeki büyük ve alışıldık çatışmasını anlatan bir eser. Tavsiye ederim.
4 Mayıs 2010 Salı
George Orwell - 1984
Bu kitap adamı öldürür. Hasar bırakır. Zihnimi altüst etti. Çift düşüncelere hazır ol.. Tekdüzelik çağından, yalnızlık çağından, Büyük Birader çağından, çiftdüşün çağından selamlar ;) Ama Goldsteinci de olabilir insan. En azından tele ekrana yakalanana kadar. Hele o evde yakalanış anlarında,resmin arkasından "siz ölüsünüz." sesi geldiğinde gerçekten sararmış olduğumu düşündüm. "Düşünce suçu ölüm tehlikesi yaratmaz. Düşünce suçunun kendisi ölümdür!" diyor kitap. Nasıl yani ? Çiftdüşün işte. Ayrıca "günlük tutmanın kendisi bir suç değildi. ama yakalanırsanız ölüm cezasına çarptırılırdınız". "Bilinçleninceye dek başkaldırmayacaklar. Başkaldırmazlarsa da hiç bir zaman bilinçlenemeyecekler." Herkes çevresinde olup bitenlere bakmalı, hayatı farklı pencerelerden yorumlamalı ve kafatasımızın içindeki birkaç santimetreküp dışında hiç bir şeyin bize ait olmadığını anlamalı!!!" der Parti. Ama eğer "bir umut varsa proleterlerdedir. Karanlığın olmadığı yerde buluşalım." ama Sevgi Bakanlığı olmasın mümkünse. "Özgürlük iki kere ikinin dört ettiğini söyleyebilmektir. Eğer buna izin verilirse gerisi kendiliğinden gelir." ama buna Parti beş diyorsa ve sana da dedirtiyorsa ve bunu inanarak söylüyorsan yapacak pek bir şey kalmamış demektir. (21 Nisan'da sevgili Lacivertimle kitap üzerine yazıştıklarımızdan derleme bir yazı oldu.)
Parti der ki : "Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir, Bilgisizlik Kuvvettir."
Çiftdüşün toplumu uyuturken, Yenikonuş dili fakirleştiriyor. Belki bir distopya ama bilmek lazım, bu altmış iki yıl önce yazılan kitap, şimdiyi düşününce hiç de distopya gibi görünmüyor.
Bakmayın yazdıklarımın sıkıcı durduğuna. Nasıl okuduğunu anlamıyor insan.
28 Nisan 2010 Çarşamba
Doktor Jivago - Boris Pasternak
Boris Pasternak, Sovyet Devrimi'ni eleştiren ve bu yüzden Nobel'e layık görülen, ancak ülkesini eleştirdiği için bu ödülün kendisine verildiğinin farkında olarak ödülü reddeden bir usta yazar. Yazarlığıyla da bu ödülü alabileceği hakkını teslim ediyor herkes ama asıl etkenin de devrime karşı çıkması olduğunun çoğu kişi bilincinde. Reddetme gerekçesinin Sovyetler Birliği yönetiminin yazarın ödülü almasına izin vermemiş olduğu iddiası ortada dolaşmaya başlayınca Boris Pasternak, Nobel ödül komitesine bir mektup yazmış ve bu mektupta şunları söylemiş :
"Romanımın çevresinde gelişen siyasi kampanyanın kazandığı boyutları görünce ve Nobel ödülünün bana verilmesinin, çok çirkin sonuçlara varan siyasi amaçlı bir karar olduğu kanısına varınca kimsenin zorlamasıyla değil kendi irademle ödülü reddettiğimi belirtirim"Dr. Jivago, Rus Devrimi sırasında geçen olayları anlatan bir roman. Kendisi üst tabakadan ve kendisine büyük bir sevgi ile bağlı bir kadınla, Tonya ile evli olduğu halde, şiirlerine ilham veren başka bir talihsiz kadını, Lara 'yı seven, böylelikle sadakat ve ihtiras arasında bocalayan, hayatının kontrolü kendi elinden alınmış ve savaşın parçaladığı yokluklarla dolu bir ülkede oradan oraya sürüklenen aynı zamanda şair bir tıp doktorunun, Doktor Jivago'nun dramını anlatıyor.
Filmi de çekilmiş, aslında kitaptan filminden ev arkadaşımın sıkça söz etmesiyle haberdar oldum. Kötü bir kitap mıydı, kesinlikle hayır. Çok çok iyi miydi, buna da evet diyemeyeceğim. Ama seviyorum Rus klasiklerini, bu yüzden de sıkılmadan okudum.
İlluminati - Texe Marrs / Kod Adı: Kılıçbalığı 11 Eylül Senaryosu- Aydoğan Vatandaş
İkisi de komplo teorilerinden müteşekkil kitaplarımızda nedense bir kişisel gelişim kitabı büyüsü var. Okuduğun zaman "vay beee!" dedirtiyor, bittiği zaman da pek hatırlamıyorsun. İlluminati'ye Melekler ve Şeytanlar'ı okuduktan sonra merak salmıştım. Kısaca şunları söyleyebiliriz kitabın içeriği hakkında:
"İllüminati dünyada kurulu bulunan en büyük ve güçlü örgüt. Hiçbir zaman kanıtlanmamış olsada dünyanın önde gelen on ailesi (rotschild, rockefeller, vs.) tarafından kurulan, yönetilen, kendi çıkarları doğrultusunda istedikleri gibi ülkelerin politik, sosyal ve siyasi yapılarını etkileyen, değiştiren, savaş çıkaran, amaçları dünya halkını tamamen kendileri için çalışan köleler yapmak olan, devlet başkanları, başbakan ve diğer ülke yöneticilerini kontrol eden, medyaya sahip olduğu için hiçbir zaman göz önüne çıkamayan ve yaptıklarını gizleyebilen, yani dünyayı kapalı kapılar ardında, bir yuvarlak masa etrafında yöneten örgüt." (http://www.uludagsozluk.com/#1440989)
Aslına bakılınca daha evvelden okunsa komplo teorisi olarak nitelendirilebilecek bu kitap, zaman geçip de doğrulayacak bir sürü şey çıkınca ilginçliğini yitirdi aslında. Bir doların üzerindeki işaretlerle dikkatimi çekmişlerdi ilk önce. Sonra köklerinin Tapınak Şovalyelerine uzandığını öğrendim. Ayrıca Skulls and Bones , Bohemian Grove , CFR , Bielderberg gibi pek çok alt kuruluşa da sahiplermiş. IMF de bunların diğer milletleri borçlandırma koluymuş. Semavi dinleri tamamen ortadan kaldırmayı hedefleyen bu örgüt aynı zamanda moon ve scientology gibi tarikatlarla seküler dinleri kitlelere aşılamaktaymış. Kendisine hizmet edecekleri kan bağı ve statü yoluyla seçermiş. Ayrıca kendine has ritüelleri de varmış. Mış diyorum çünkü ne varlıkları ne de yoklukları kanıtlanmış.
Kod Adı Kılıçbalığı'na gelince... 11 Eylül yaşandığında lisedeydim. Ortalığı toz duman edip tehditler savurmuştu ABD. Sonra kendi yaptırdığı ortaya çıktı. Direkt kendi yaptırmasa da yapılacağından haberdar olması ne demek oluyordu zaten? Ya da eylemcilerin ABD yetiştirmesi olmaları?
Kitap adını, 11 Eylül olaylarının olduğu sırada vizyonda olan ve konu itibariyle ABD’deki derin devleti anlatan “Kod Adı Kılıç Balığı” isimli filmden almaktadır. Saldırının ve filmin teması birbirini çağrıştırmakta zaten.
Kitapta dikkat çeken başlıca iddialar şöyle:
"Peş peşe gelen saldırıların hemen ardından İsrail ve ABD basını anlaşmış gibi olayın faillerinin İslam Dünyasına mensup kişiler olduğunu belirtti. Ancak olaydan kısa bir süre sonra, saldırıların oluş şekli ve zamanlamaları bazı şüpheleri ortaya çıkardı:
1. Uçaklar kaçırıldıktan sonra, çarpışmaya kadar 30 dakika rotalarından sapmış olarak uçmuşlar ve nedense radarlarca hiç fark edilmemişlerdi. Ayrıca kaçırıldıklarına dair herhangi bir sinyal verilmemişti.
2. Uçaklarda bulunduğu iddia edilen on sekiz terörist oldukça iyi eğitimli ve nereye ne zaman saldıracaklarını iyi bilen kişilerdi. Saldırıları yaptığı iddia edilen kişilerin bu kadar ciddi bir eğitim almaları mümkün gözükmüyor.
3. CIA, FBI ve ABD’nin en esrarengiz istihbaharat örgütü NSA bu saldırılardan nasıl haber alamamıştı. Dünyadaki tüm telefon konuşmalarını süzen ve bazı stratejik kelimeleri duyduğunda kayda geçen “Echelon sistemini” kullanan NSA nasıl faka basmıştı.
4. İlk uçak çarptığında niçin uyanılmadı. Aradan geçen 18 dakika içerisinde gökyüzünde rotasından çıkıp kule ile irtibatlarını kesen uçakların olduğu nasıl fark edilemeyip müdahale edilemedi."
Bu gibi soruların etrafında dönen kitap gerçekten normalde insanı şaşırtacak iddialarla dolu olsa da söz konusu ABD olunca daha fazla şaşkınlık yaşanmıyor işin aslı.
"İllüminati dünyada kurulu bulunan en büyük ve güçlü örgüt. Hiçbir zaman kanıtlanmamış olsada dünyanın önde gelen on ailesi (rotschild, rockefeller, vs.) tarafından kurulan, yönetilen, kendi çıkarları doğrultusunda istedikleri gibi ülkelerin politik, sosyal ve siyasi yapılarını etkileyen, değiştiren, savaş çıkaran, amaçları dünya halkını tamamen kendileri için çalışan köleler yapmak olan, devlet başkanları, başbakan ve diğer ülke yöneticilerini kontrol eden, medyaya sahip olduğu için hiçbir zaman göz önüne çıkamayan ve yaptıklarını gizleyebilen, yani dünyayı kapalı kapılar ardında, bir yuvarlak masa etrafında yöneten örgüt." (http://www.uludagsozluk.com/#1440989)
Aslına bakılınca daha evvelden okunsa komplo teorisi olarak nitelendirilebilecek bu kitap, zaman geçip de doğrulayacak bir sürü şey çıkınca ilginçliğini yitirdi aslında. Bir doların üzerindeki işaretlerle dikkatimi çekmişlerdi ilk önce. Sonra köklerinin Tapınak Şovalyelerine uzandığını öğrendim. Ayrıca Skulls and Bones , Bohemian Grove , CFR , Bielderberg gibi pek çok alt kuruluşa da sahiplermiş. IMF de bunların diğer milletleri borçlandırma koluymuş. Semavi dinleri tamamen ortadan kaldırmayı hedefleyen bu örgüt aynı zamanda moon ve scientology gibi tarikatlarla seküler dinleri kitlelere aşılamaktaymış. Kendisine hizmet edecekleri kan bağı ve statü yoluyla seçermiş. Ayrıca kendine has ritüelleri de varmış. Mış diyorum çünkü ne varlıkları ne de yoklukları kanıtlanmış.
Kod Adı Kılıçbalığı'na gelince... 11 Eylül yaşandığında lisedeydim. Ortalığı toz duman edip tehditler savurmuştu ABD. Sonra kendi yaptırdığı ortaya çıktı. Direkt kendi yaptırmasa da yapılacağından haberdar olması ne demek oluyordu zaten? Ya da eylemcilerin ABD yetiştirmesi olmaları?
Kitap adını, 11 Eylül olaylarının olduğu sırada vizyonda olan ve konu itibariyle ABD’deki derin devleti anlatan “Kod Adı Kılıç Balığı” isimli filmden almaktadır. Saldırının ve filmin teması birbirini çağrıştırmakta zaten.
Kitapta dikkat çeken başlıca iddialar şöyle:
"Peş peşe gelen saldırıların hemen ardından İsrail ve ABD basını anlaşmış gibi olayın faillerinin İslam Dünyasına mensup kişiler olduğunu belirtti. Ancak olaydan kısa bir süre sonra, saldırıların oluş şekli ve zamanlamaları bazı şüpheleri ortaya çıkardı:
1. Uçaklar kaçırıldıktan sonra, çarpışmaya kadar 30 dakika rotalarından sapmış olarak uçmuşlar ve nedense radarlarca hiç fark edilmemişlerdi. Ayrıca kaçırıldıklarına dair herhangi bir sinyal verilmemişti.
2. Uçaklarda bulunduğu iddia edilen on sekiz terörist oldukça iyi eğitimli ve nereye ne zaman saldıracaklarını iyi bilen kişilerdi. Saldırıları yaptığı iddia edilen kişilerin bu kadar ciddi bir eğitim almaları mümkün gözükmüyor.
3. CIA, FBI ve ABD’nin en esrarengiz istihbaharat örgütü NSA bu saldırılardan nasıl haber alamamıştı. Dünyadaki tüm telefon konuşmalarını süzen ve bazı stratejik kelimeleri duyduğunda kayda geçen “Echelon sistemini” kullanan NSA nasıl faka basmıştı.
4. İlk uçak çarptığında niçin uyanılmadı. Aradan geçen 18 dakika içerisinde gökyüzünde rotasından çıkıp kule ile irtibatlarını kesen uçakların olduğu nasıl fark edilemeyip müdahale edilemedi."
Bu gibi soruların etrafında dönen kitap gerçekten normalde insanı şaşırtacak iddialarla dolu olsa da söz konusu ABD olunca daha fazla şaşkınlık yaşanmıyor işin aslı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)